Farkında değilken hiçbir şeyin iyiydim öyle.
Yaptım yıktım tekrar tekrar kumdan kale.
Neden biter tüm ninniler uyu, büyü diye?
Hevesli mi insan yavaşça ölmeye?
(Sena Gül)
Fikret, sitenin bahçesindeki çardakta kendisi gibi çocuklarına göz kulak olan birkaç komşusu ile otururken kendilerine doğru yaklaşan oğluna seslendi:
“Oğlum, bisikletini zorla getirttin, şimdi hem binmiyorsun, hem de binmeyi geçtim yere düşmüş kaldırmıyorsun bile!”
Oğlu bir süre Fikret’in yüzüne ne dediğini anlamıyormuş gibi baktı ama daha sonra anladığını ama umursamadığını belirtecek şekilde omzunu silkip anlamsız koşuşturmacasına geri döndü.
Fikret hafifçe kızarak başını sallarken yandaki komşusu lafa girdi:
“Hiçbir şeyin kıymetini bilmek yok vallahi bu çocuklarda!”
“Yani, elde etmek için hiç uğraşmıyorlar ki! Gak deseler yemek önlerinde, guk deseler su önlerinde, canları sıkılsa babalar emre amade…”
“Değil mi? Biz öyle her istediğimizi alabiliyor muyduk? Kırk yılda bir ufak tefek bir oyuncak alınınca bile ne kadar minnettar oluyorduk. Hele ki bisiklet… Benim babam pazarcıydı, bisiklet alsın diye haftalarca beni de pazarlara götürüp getirmişti.”
“Benimki de yaz tatilinin yarısını tamirhanede geçirtmişti bana” diyerek bir yanlardaki komşu da sohbete katıldı.
“Biz bir tık daha zenginmişiz demek ki ama benimki de günlerce yazıhanede tutmuştu!” diye karşılarında oturan komşu da dahil oldu.
“Biz de bir tık daha fakirmişiz sanırım” diye başladı bu sefer Fikret. “Bizimkinin kendi dükkanı yoktu, zaten fabrikada çalışıyordu. Ama o zamanlarda da hani şu sigaranın içindeki alüminyumlu kağıtlar var ya onlardan bir kilo toplayınca bayağı para veriyorlarmış. Ben de babamla öyle anlaşmıştım. Günlerce, haftalarca sokak sokak gezerek toplamıştım da en sonunda alabilmişti peder.”
“Değil mi ya?” diyerek tekrar yanındaki komşu söze girdi. “Ben de hatırlıyorum, bu kağıtların toplandığını. Hatta biz de toplamaya başlamıştık ağabeyimle ama sonunu getirememiştik sanki!”
“Ben de hatırlıyorum” diyerek karşıdaki komşu da tekrar söze girip devam etti: “Hatta hatırlarsanız o zamanlar kapalı alanlarda da sigara içilebildiği için, bir de gelene gidene ikram edildiği için ben de poşet poşet toplamıştım ama… Ama benim hatırladığım biz para kazanamamıştık o işten! En son babam öyle bir şey yok diye hepsini attırmıştı sanki!”
“Ben de öyle hatırlıyorum gibi” diyerek köşedeki komşu başladı. “Hatta o işten para kazanan ilk gördüğüm kişi sensin Fikret Abi! Dur bir bakalım mı yapay zeka ne diyecek?”
Bütün komşular sessiz kalarak bu öneriyi kabul edince bir süre beklediler, sonunda köşedeki komşu konuşmasına devam etti:
“Hım, evet, bir çok kişi bunu hatırlıyor ama “şehir efsanesi” diyorlar. Zaten o folyodan alüminyumu elde etmek de teknik olarak da zormuş! Sen emin misin o işten para kazandığınıza Fikret Abi?”
“Yani her üç-beş kağıdı toplayandan almıyorlarmış tabii, yanlış hatırlamıyorsam en az bir kilo toplaman lazımdı. Dedim ya belki de haftalarca peşinden koşmuştum. Hatta bir şey söyleyeyim mi hala bile boş sigara paketi görünce arada bir aklıma geliyor!”
Önce hepsi bir süre gülümsediler. Sonra yandaki komşu tekrar konuya devam etti:
“Benim yaşım biraz daha küçüktü sanki ama ağabeyim konuyla daha fazla ilgilenmişti. Hem de onun çevresi çok geniştir. Birileri para kazandıysa kesin haberi vardır” dedi. Daha sonra telefonunu eline alıp ayağa kalktı ve ağabeyi ile konuştuğu süre boyunca çardağın dışında gezinip durdu. Dönüp kalktığı yere oturduğundaysa dudaklarını bükerek konuşmaya başladı: “Vallahi Fikret Abi, komşunun söylediklerini tekrarladı ağabeyim de…”
“Şimdi yalancı çıkmamak için illa ihtiyardan duyalım mı diyorsunuz yani?” derken bir yandan telefonunu eline alan Fikret bıyık altından gülerek babasını arayıp hal hatır sorduktan sonra konuya girdi:
“Baba, şimdi biz de komşularla çardakta otururken bisiklet konusu geçti de benim sigara paketlerindeki alüminyumları toplayıp bisikletin parasını çıkarttığıma inandıramadım. İlla senden duyacaklarmış, hoparlöre alıyorum bak!”
“Selamun aleyküm gençler, iyisiniz inşallah!” diye giriş yaptıktan sonra anlamsızca uzayan bir sessizlik olması üzerine Fikret tekrar hatırlatınca bir süre düşündükten sonra tedirgince konuşmaya başladı:
“Vallahi oğlum, yalan olmasın ben kendim verip de para almadım. Kahveci Adnan Abi’ni hatırlarsın ona vermiştim sanki!”
“Bir de tam bir kilo olacaktı sanki değil mi?”
“Evet, evet, sanki!”
Aslında konu kapanmış gibiydi ama sanki geçiştirildiğini anlayan Fikret’in aklına bir kurt düştü birdenbire.
“Ya baba, bir şey söyleyeceğim, artık kocaman adam oldum. Şimdi gerçekten doğruyu söyle, o kağıtlardan para falan almadın değil mi? Aldıysan da bisiklet alacak kadar almadın değil mi?”
“E madem kocaman adam oldun oğlum…”dedikten sonra uzunca sessiz kaldı.
“Baba, bizim o kadar durumumuz yoktu ki o bisikleti nasıl alabildin o zaman?”
“Dedim ki kendi kendime bacak kadar çocuk sabah akşam sokak sokak geziyor, sende de bir damla gurur varsa ne yapıp edip o bisikleti alırsın dedim. Biraz daha fabrikada mesaiye kaldım, bir iki gün de inşaat falan toparladım bir şekilde… En sonunda da annenle biraz kapıştık ama sen bisikleti görünce öyle kocaman sarılmıştın ya hepsine değdi oğlum!”
Çardakta az önce gülüp eğlenen babalardan eser kalmamıştı. Herkes şakaklarını sıkıp birbirinden bakışlarını kaçırmaya başladı. En çok da Fikret her an dağılabileceğini hissettiği için telefonun kapatmalıydı:
“Baba… Çocuk bisikletten düştü galiba, ben kapatayım olur mu?”
“Olur tabii oğlum, koş git torunumun yanına!”
“Baba!” dedikten sonra tekrar düğümlenen boğazından ses çıkaramayan Fikret’in yardımına yine babası koştu:
“Ne oldu oğlum?”
“Sağ ol! Çok sağ ol! İyi ki varsın!”
















