Sabır, sakinlik, dinginlik… Kimi zaman en çok bunlar yanlış anlaşılır.
Karşı tarafta duran, “Nasıl olsa ses çıkarmıyor.” diye düşünerek biraz daha mı yüklenir? Yahut affedildikçe, yaptığı yanlışın yükünü omuzlarında taşımak yerine onu sıradanlaştırır mı? Öyle ki bir gün, vicdanının tavan arasına kaldırır. Tozlanmaya bıraktığı her yanlış gibi, yaptığını unutur; gölgesi ise sessizce peşinden yürümeye devam eder.
İşte tam da bu noktada, bir şeyleri kaçırdıklarından habersizdirler. Çünkü her sakinlik aynı yerden doğmaz, beşerde.
Kimisi gerçekten sakindir; alttan alır, pasif kalır. Bir diğeri ise yapılan kötülüğü yüreğine yük etmek istemez. Affeder, anlamaya çalışır. Empatiyle yaklaşır; sempatiyi ise bir adım ötede bırakır. Aldığı dersi heybesinde taşır. Kin gütmez. Sabreder. Akışa güvenip öylece bekler.
Yanlışı yapan gerçekten farkında mıdır? Dilediği özür sahiden pişmanlıktan mı doğmuştur, yoksa yalnızca kaybetme korkusundan mı? Bu huyu mudur, yoksa beşer olmanın getirdiği anlık bir yanılgı mı? Hep mi bağırır? Hep mi kırar? Hep mi kandırır? Yoksa bir kez düştüğü hatadan dönmeyi bilir mi?
Anlık hatadan dönen affa layıktır. Lakin aynı yanlışa tekrar tekrar düşen, artık hatadan değil, zaaftan besleniyordur. Belki de karşısındaki insanın sessizliğini saflık sanmıştır.
Bilmediği bir şey vardır.
Evet, sabredeni toplum çoğu zaman “saf salak” diye yaftalar. Oysa sabreden; aklıselim ve fikriselim olandır. Onun sessizliği, acizliğinden değil; irfanından gelir. Aklını da vicdanını da kolay kolay terk etmez. Bekler. Anlamaya çalışır. Çünkü bazı insanlar umudu kolay kolay tüketmez.
Ne zamanki verdiği değerin karşılık bulmadığından emin olur, işte o zaman sessizce çekilir.
Sen, onun pire için yorgan yaktığını sanırsın. Oysa o yorganın içi de dışı da çoktan pirelerin istilasıyla çürümüştür. Bardak çoktan taşmıştır. Gemide açılan delik ise artık tamir kabul etmez bir hâl almıştır.
Ve kimi zaman en sessiz gidişler, en derin vazgeçişlerin ardından insanı kendi denizine çıkarır.

















