Schopenhauer’un kirpilerini bugünün şartlarında canlandırınca, sanırım en çok modern ama muhafazakâr bahçelerde üşürlerdi. Ya modern muhafazakâr kalıbından çıkardı. Çünkü bazı soğuklar kıştan, havadan, sudan gelmez; insanın üzerine toplumun habis nefesi gibi çöker. Böyle bir iklimde yalnızlık, tercih edilen bir inziva değil, lüks değil, yaşam tarzı değil kaçılması gereken görünmez bir ayıptır. İnsan, ısınmayı arzulamaz önce; dışarıdaki soğuğun kendisini öldürmesinden korkar.
Belki de bu yüzden birçok evlilik, iki insanın birbirini bulmasının değil, aynı fırtınadan kaçıp aynı çatıya sığınmasının hikâyesidir. Sığınak arayışının saldırısındandır.
Aileler konuşur. Mahalle susar ama bakar. Mahalleyi susturan ailelerdir. Aileyi konuşturan mahalledir. Takvim ilerler. “Vakti geldi.” denir. İnsan, kendi kalbinin sesini işitmeye fırsat bulamadan başkasının duasına, beklentisine, telaşına dönüşür. Sonra iki yabancı, aynı odanın içinde birbirine kader diye tanıtılır. Kader neydi?
İlk bakışta buna yakınlık denebilir. Oysa bazen yalnızlığın en koyu biçimi, aynı yastığa baş koyan iki insanın arasında büyür. Yakınlaştıkça uzaklaşan bedenler görmek mümkündür. Ben niye buradayım?
Schopenhauer’un kirpileri birbirlerine yaklaşırken dikenlerini hissederler. Modern muhafazakâr insan ise önce dikenlerini inkâr etmeyi öğrenir. Yok yav ne alakası var savunmasına geçer. Arzusunu saklar. Öfkesini yutar. Karnını şişirir. Pişmanlığını susturur. İçinden geçen cümleleri, dudaklarına varmadan boğar. Çünkü bazı evlerde dürüstlük, huzurun değil, düzenin düşmanıdır. Sesini çıkaran düşman ilan edilir.
Ve insan, en çok söyleyemediği cümlelerin altında ezilir. Dostoyevski bunu herkesten önce görmüştü, göstermişti. İnsanı mahveden günah değildir yalnızca; günahını konuşamamak, acısını dile getirememek, kendisini olduğu hâliyle bir başkasının önüne koyamamaktır. Raskolnikov’u öldüren balta değil, suskunluğuydu. Yeraltındaki adamı çürüten yalnızlığı değil, kimseye anlatamadığı hakikatiydi. Asude bir yalnızlıktan kalbi yoran, hayatı yok eden bir canavarlığa sürükleniş.
Muhafazakârın (konu dindarlık değil) hayatın görünmez trajedisi de burada başlar. İnsan, sevdiği kişiye değil; kendisinin kabul edilebilir hâline dönüşür. Bu mücadele öyle hazindir ki kendine ihanet etmekle başlar. Bir süre sonra evlilik, bir bekarın bile görebileceği bir görüntü ile iki ruhun buluştuğu yer olmaktan çıkar; iki rolün kusursuzca oynandığı uzun bir tiyatroya dönüşür. Sanki IMAX salonunda Nolan filmi izler gibidir taraflar. Herkes vazifesini bilir. Kimse kendi yarasını bilmez. Kimseyi gidecek yeri de yoktur.
Çünkü bazı evlerde sadakat vardır ama samimiyet yoktur. Bazılarında merhamet vardır ama hakikat yoktur. Bazılarında birlikte yaşamak vardır; birlikte görünmek vardır; fakat birlikte var olmak yoktur.
Schopenhauer’un kirpileri sonunda kendilerine uygun bir mesafe bulabilirler. Toplantılardan mutfağa, futboldan sinemaya, belki kalırsan bir şeyler inşa edebiliriz düşüncesinden salonda karşılaşmalara dönüşür. Çünkü hareket edebilirler. Yaklaşmayı da uzaklaşmayı da seçebilirler.
İnsan ise her zaman bu kadar özgür değildir. Sınırları, en önemlisi sinirleri olan varlıklardır. Bazen gelenek onun yerine karar verir. Bazen aile toplanır. Bütün kötülükleri iyi niyetle tarafların adına taraflara yapabilir. Bazen din adına konuşan insanlar, dinin sustuğu yerlerde hüküm kurarlar. Amelden yoksun hem de.
Bir de “el âlem” denilen görünmez mahkeme, iki kişinin vicdanından daha güçlü hâle gelir. Sadece müsaade ederiz. İşte o zaman mesafe, iki insanın arasında değil; insanın kendisiyle arasındadır. Ne aradığı değil ne bulduğu ile alakalıdır. Arama seçimi verilmemiştir. Ve insan, kendisine yabancılaştığında artık başkasına da yaklaşamaz.
Yine de dünyasında umut hiçbir zaman tamamen ölmez. Tehlikelidir. Çünkü kurtuluş, bir reçete değildir. Yazılmaz. Çünkü huzursuz insanlar arasında kusursuzluk gerçekleşmez.
Sonya, Raskolnikov’u temiz olduğu için sevmedi. Kirlerini gördü ve gitmedi. Belki sevginin en ağır tarifi de budur: Bir insanın dikenlerini sökmeden, onlardan yaralanmayı göze alabilmek. Bizim mahallenin bıçkın delikanlısı olarak belki modern muhafazakâr evliliklerin de ihtiyacı olan şey budur.
Daha fazla fedakârlık değil. Daha fazla suskunluk değil. Daha fazla rol yapmak hiç değil.
Sadece iki insanın, birbirine ilk defa gerçekten bakabilmesidir. “Ben buyum.” diyebilmesi. Bir tehdit unsuru olarak değil. Kapıyı göstermek ibaresi olarak veya istersen gidebilirsin tonlaması ile değil.
Ve karşısındakinin de bunu değiştirmeye çalışmadan dinleyebilmesi. Çünkü insanı yalnızlıktan kurtaran şey aynı evde yaşamak değildir. Aynı hakikatin içinde yaşayabilmektir.
Schopenhauer’un kirpileri sıcaklığı arıyordu. Dostoyevski’nin insanları ise hakikati. Ya muhafazakârlar? Aramadıklarını bulduklarında bulduklarının nankörlüğü nereden geliyor?
Belki gerçek sevgi, ne tamamen ısınabilmektir ne de dikenlerden kurtulmak. Belki gerçek sevgi, bütün yaralanma ihtimaline rağmen, “Gitmiyorum.” diyebilmektir. Kalabilmektedir.
















