Klasik İslam düşüncesinin ve özellikle İmam Gazâlî’nin ontoloji anlayışının (ontoloji nedir’i size havale ederek) en temel varsayımlarından biri, hakikatin insan şuurundan bağımsız olmakla beraber şuurüstü ve Allah’ın ilminde sabit bir gerçekliğe sahip olduğudur.
Lakin bazı iddiaların aksine bu anlayış, yalnızca metafizik bir iddia değil; aynı zamanda bilgiye dair bir disiplindir. Bir disiplin teklifidir. Bu disipline göre var olmak, varlık hali, insanın tasavvuruyla meydana gelmez; insan ancak mevcut olan hakikati idrak etmeye çalışır. İnsan sadece mevcut olanı anlamlandırmaya çalışır. Bu yolla bilgiden maksut mana hakikati üretmek değil, onu keşfetmek ve ona uygun yaşamaktır. Gazâlî, el-Münkız mine’d-Dalâl’de kesin bilgiyi, “Şüpheye yer bırakmayacak şekilde bilinen ve kalbin kendisiyle mutmain olduğu bilgi” olarak tanımlar. Bu söylem, hakikatin kişisel bir düşünceden ibaret olmadığını; bununla beraber insan zihninin dışında bir gerçeklik taşıdığını ve bilginin bu gerçekliğe uygunluk ölçüsüyle değerlendirilmesi gerektiğini ifade eder.
Gazâlî, hiçbir şekilde bir bütün olarak aklı inkar etmez. Bilakis onu hakikate ulaşmanın vazgeçilmez vesilelerinden biri olarak gösterir. Ancak ekler; akıl, mutlak ve sınırsız bir otorite değildir. Çünkü insan aklı yanılabilir, nefsin arzuları ve vehim tarafından perdelenebilir, manipüle edilebilir. Bu sebeplerle akıl, vahyin rehberliği ve kalbin tezkiyesiyle kemale noktaya varır. Olgunluğa erişir.
Hakikatin nihai ölçüsü, insanın şahsi kanaati değil; Allah’ın vahiy ile bildirdiği değişmez hakikattir. “Mantık, düşüncede hatadan korunmayı sağlayan bir ölçüdür.” der. Ancak yine de bu ölçü, aklın her alanda mutlak hüküm sahibi olduğu anlamına gelmez. Nitekim Gazali aklın sınırlarını gösterirken, “Aklın ötesinde, aklın idrak edemeyeceği başka bir idrak mertebesi vardır” anlamındaki yaklaşımıyla, aklın vahiy ve ilahî hidayet karşısındaki konumunu belirler.
Klasik İslam toplumunda insanın varlıkla kurduğu ilişki de bu çerçevede şekillenmiştir. Akıl, vahiy ve hakikat. İnsan, tabiatın mutlak hâkimi ve sahibi değildir. Allah’ın yeryüzündeki halifesi olarak emanetle yükümlü bir varlıktır. Bir nevi o dağı taşımakla vazifelidir. Ona verilen tasarruf yetkisi, sınırsız bir kudret alanı değil; ilahî hudutlarla çevrilmiş ahlâkî bir sorumluluktur. O sorumluluğunu yerine getirmek ve tamama erdirmektir. Dolayısıyla insanın tabiatı dönüştürmesi veya eşyaya müdahale etmesi meşru görülmüş; fakat bu müdahalenin hakikati değiştirdiği hiçbir zaman kabul edilmemiştir. Çünkü o fiile sahip değildir. İnsan ancak var olan düzen içinde amel eder; varlığın mahiyetini tayin eden ise yalnızca Allah’tır. Gazâlî, insanın dünyadaki konumunu açıklarken, “Dünya, âhiret yolculuğunda bir konak ve âhiret için azık edinme yeridir” diye belirtir. Bu yaklaşım, insanın emanetçi olduğuyla ilgilidir.
Modern çağa geldiğimizde bu ontolojik zemini köklü biçimde dönüştürmektedir. Dijital teknolojiler, yapay zekâ ve sanal gerçeklik gibi imkânlar sayesinde mesele artık hakikatin keşfi olmaktan çıkıp, gerçekliğin yeniden tasarlanmasına yönelmektedir. Yapay bir gerçeklik olması bir eleştiri olsa da kabul gören bir durumdur. İnsan, yalnızca eşyayı değiştiren bir fail olmaktan öte, hakikatin sınırlarını da yeniden tanımlayabileceği düşüncesine yönelmektedir. Böylece gerçeklik; sabit ve keşfedilecek bir alan olmaktan ziyade, sürekli inşa edilen, yeniden kurgulanan ve kişisel tercihlere göre biçimlendirilen elastik bir zemine dönüştürülebilir görüşleri mevcuttur. Gazali’nin: “Dünya, seni kendisi için değil, senin âhiret için yaratıldığın hâlde kendisi için yaratılmışsın gibi meşgul eder.” uyarısı bağlamda önem taşır. Bu söz, modern teknolojik imkânların insanı hakikatin kendisine değil, hakikatin görüntülerine ve temsillerine yöneltmesi bakımından yeniden düşünülebilir.
Gazâlî’nin yaklaşımından özetle bu dönüşüm, teknik bir ilerlemeden önce epistemolojik ve ahlâkî bir kırılmadır. Çünkü insanın kendisini hakikatin keşfedicisi olmaktan çıkarıp onun kurucusu olarak görmesi, ubûdiyet bilincinden uzaklaşarak rubûbiyet alanına müdahale etme iddiasını beraberinde getirebilir. Hakikatin ölçüsü vahiyden insana, keşiften tasarıma, emanetten mutlak tasarrufa kaydığında, özgürlük gibi görünen durum aslında insanın kendi nefsinin ve arzularının tahakkümüne girmesi riskini taşır. Nefsin esaretine girmiş olabilir. Gazâlî, nefsin hâkimiyetini eleştirirken, “Nefs, insanın en büyük düşmanıdır; çünkü düşman içeridedir” söyleminki uyarısıyla, insanın dış dünyayı dönüştürme gücünden önce kendi iç dünyasını denetlemesi gerektiğini salık verir. Bu bakımdan kudret ahlaki olgunlukla desteklenmelidir.



















Ontoloji, en basit haliyle “varlık nedir?” ve “gerçekte ne vardır?” sorularını inceleyen felsefe dalıdır.