Değişkenlerin olduğu yerde sabit kalamazsınız. İnsan değişir, koşullar değişir, ihtiyaçlar değişir. İlişkiler de bütün bu değişimden payını alır.
Belki de bir ilişkinin sürdürülebilir olmasını sağlayan en önemli özellik, değişime uyum gösterebilmesidir.
Çünkü ilişkilerde roller her zaman aynı kalmaz. Bir gün güçlü olan sizsinizdir, başka bir gün partneriniz. Bazen siz sakin kalır, karşınızdakinin kaygısını dengelersiniz; başka bir zaman aynı sakinliğe sizin ihtiyacınız olur.
Bu bir güç kaybı değil, ilişkinin doğal dengesidir.
İnsan her zaman güçlü, anlayışlı, sabırlı veya toparlayan taraf olamaz. Hayatın bazı dönemlerinde destek verir, bazı dönemlerinde desteğe ihtiyaç duyarız. Sağlıklı ilişkilerde önemli olan, bu değişimi bir zayıflık olarak görmemektir.
İlişkilerdeki alma-verme dengesi de burada başlar.
Üstelik bu yalnızca romantik ilişkiler için geçerli değildir. Arkadaşlıkta, aile içinde, iş hayatında ve kurduğumuz diğer bağlarda da benzer bir karşılıklılık vardır.
Bir arkadaşınız uzun süre sizi dinler. Sonra bir gün onun sessizliğinde bir değişiklik fark edersiniz ve bu kez siz sorarsınız:
“Sen nasılsın?”
Belki de ilişkinin gerçek ölçüsü tam olarak budur: Karşımızdakini yalnızca bize ihtiyaç duyduğunda değil, bizim ona ihtiyaç duymadığımız zamanlarda da görebilmek.
Çünkü ilişki yalnızca kendimizi anlatabileceğimiz bir alan değildir. Karşımızdaki insanın duygularına, ihtiyaçlarına ve sınırlarına da yer açabilmektir.
Fakat burada önemli bir sınır vardır: Destek olmak, başkasının bütün yükünü taşımak değildir.
Alma ve verme dengesi bozulduğunda ilişki zamanla yıpranır. Sürekli veren kişi tükenebilir; sürekli alan kişi ise karşısındakinin çabasını bir süre sonra ilişkinin doğal bir sorumluluğu gibi görmeye başlayabilir.
Bu nedenle sağlıklı bir ilişkide karşılıklılık kadar sınırlar da önemlidir.
Bazen bir çözüm sunmak yerine yalnızca dinlemek, bazen müdahale etmek yerine alan bırakmak, bazen de “Ben buradayım.” diyebilmek yeterlidir.
Önemli olan kimin ne kadar verdiğini hesaplamak değil, iki tarafın da gerektiğinde verebilmesi ve gerektiğinde alabilmesidir.
Ben bunu biraz renklere benzetiyorum.
Bazen bendeki beyazdan biraz alırsınız. Siz de kendi siyahınızdan biraz verirsiniz. Ortaya yalnızca birimizin rengini taşımayan, ikimizin de izini taşıyan başka bir renk çıkar.
Belki ilişkilerde amaç da budur.
Birbirimize benzemek değil, farklılıklarımızla birbirimize alan açmak.
Biri endişeliyken diğerinin sakin kalabilmesi, biri konuşurken diğerinin gerçekten dinleyebilmesi, biri yorulduğunda diğerinin bir süre yükü paylaşabilmesi…
İlişkiyi güçlü kılan çoğu zaman büyük sözler değil, gündelik hayatın içinde kurulan bu küçük dayanışmalardır.
İlişkileri biraz suya da benzetebiliriz.
Su, karşısına çıkan her engelle savaşmaz. Bazen yön değiştirir, bazen yavaşlar, bazen başka bir yol bulur. Önemli olan akmayı sürdürebilmesidir.
İlişkilerde de her farklılığı bir mücadeleye dönüştürmek yerine, değişen koşullara uyum sağlayabilmek gerekir.
“Sen artık eskisi gibi değilsin.” cümlesi bazen karşımızdaki insanın değişmesinden çok, bizim onun değişmiş hâlini kabul etmekte zorlandığımızı gösterir.
Çünkü insanlar değişir. Biz değişiriz. Bizi seven insanlar da değişir.
Uzun ilişkilerin belki de en önemli sınavlarından biri, yıllar önce tanıdığımız insanı bugünkü hâliyle yeniden tanımaya istekli olmaktır.
Sevgi, bir insanı geçmişteki hâline sabitlemek değildir. Değişmesine izin verirken, ilişkinin içinde kendimize de değişme hakkı tanımaktır.
Bu yüzden ilişkilerde asıl mesele her zaman kimin haklı olduğu değildir. Asıl mesele, iki insanın farklılıklarıyla birlikte ortak bir alan oluşturabilmesidir.
Bazen yaklaşmak, bazen geri çekilmek; bazen destek olmak, bazen destek istemek…
Bazen bendeki beyazdan biraz almak, kendi siyahından biraz vermek.
Ve sonunda ikimizin de kendisi olarak kalabildiği bir yerde buluşmak.
Çünkü sağlıklı bir ilişki, birbirinin rengini değiştirmek değil; birbirine yeni bir renk katabilmektir.
Belki de sevgi, hiç değişmemek değil; değişirken birbirimize yer açmayı ve birbirimizi yeniden bulmayı öğrenmektir.
















