İnsan dünyaya geldiği gün, aslında yalnızca hayata başlamaz; aynı zamanda büyük bir arayışa da adım atar. Ne aradığını bilmeden arar. Önce bir kucağın sıcaklığını arar. Sonra güveneceği bir omuz, sevileceği bir kalp, kendini ait hissedeceği bir yer…
Büyüdükçe aradıklarının isimleri değişir. Çocukken oyuncaklarda saklı sandığı mutluluğu, gençliğinde aşkta; sonra başarıda, parada, evde, makamda, insanlarda arar. Bir şey elde eder ve kısa bir süreliğine tamamlandığını hisseder. Sonra içinden başka bir ses yükselir: “Daha fazlası…”
İnsan yürür. Koşar, kazanır, çabalar, kaybeder. Yeniden başlar. Ve bir gün, hayatın bütün gürültüsü sustuğunda, kendi içinden yükselen o eski soruyu yeniden duyar: “Ben bütün bunların arasında aslında ne arıyorum?”
Belki de hayatın anlamı, insanın bu soruyu gerçekten sormaya başladığı yerde saklıdır. Çünkü bazı soruların cevabı dışarıda bulunmaz. Bazı sorular, insanı kendi kalbinin kapısına götürür. Ve insan o kapının önünde durduğunda, uzun zamandır aradığı şeyin belki de kendisinden hiç ayrılmadığını fark eder…
İnsan, hayatı anlamaya çalışırken çoğu zaman hayatın kendisini unutur. Geleceği düşünürken bugünü kaçırır. Daha iyi bir hayat kurmak isterken elindeki hayatın güzelliğini göremez.
Bir gün ulaşacağını düşündüğü mutluluğun peşinden koşarken, mutluluğun bazen çoktan kapısından içeri girmiş olduğunu fark etmez: Bir sofrada, bir dostun sesinde, bir insanın gülüşünde, sabah penceresinden içeri süzülen ışıkta, bir kedinin sessizce yanına kıvrılışında, bir duanın ardından kalbine çöken huzurda…
Hayat çoğu zaman büyük olaylarla konuşmaz bizimle. Bazen bir yaprağın düşüşü kadar sessizdir. Bazen bir martının gökyüzündeki süzülüşü kadar sade. Bazen de hiçbir şey olmuyormuş gibi görünen bir günün içinde ruhumuza dokunur. Fakat insan, büyük olanı ararken küçük mucizeleri görmez. Oysa belki de Yaradan, en büyük hakikatleri en sade şeylerin içine saklamıştır.
Bir tohumun toprağı yarıp çıkışında hayatın sırrı vardır. Bir çiçeğin zamanı geldiğinde açmasında teslimiyet… Bir nehrin yolunu ararken denize ulaşmasında yöneliş. Gece ile gündüzün birbirini takip edişinde düzen… İnsanın kalbinde ise bütün bunları fark edebilecek bir şahit vardır.
İnsan yalnızca etten ve kemikten ibaret değil; dışarıdan görünmeyen tarafları da var. İnsanın gerçekten de sadece kendiyle kaldığında ortaya çıkan, vitrine koymadığı, derin ve kimsenin göremediği halleri; bilmediği kırgınlıkları, duaları, korkuları, umutları ve sırları var…
İnsan bazen dünyaya kendisini anlatmak için çok çaba harcar. “Ben buyum.” der. Mesleğini söyler, başarılarını anlatır, neler yaptığını ve neler kazandığını anlatır.
Ama bütün bunların altında başka bir “ben” vardır. Sessizce bekleyen, görülmekten çok anlaşılmayı isteyen, sevilmekten çok gerçek anlamda kabul edilmeyi özleyen…
Ve belki bütün bunların ötesinde, Yaradan’a ait olduğunu hatırlamak isteyen bir benlik.
İnsan kendisini yalnızca dünyadaki sıfatlarıyla tanımladığında, hayatının anlamını da bu sıfatlara bağlar: Anne, baba, eş, evlat, doktor, hemşire, öğretmen, yazar… Başarılı, başarısız, zengin, yoksul, güçlü, kırılmış…
Ama insan bunların hiçbiri değildir yalnızca. Bunlar onun hayattaki rolleridir. Asıl mesele, bütün rollerin ötesinde “Ben kimim?” sorusuna yaklaşabilmektir.
Belki insanın en uzun yolculuğu, dünyadan dünyaya değil; kendinden kendine yaptığı yolculuktur.
Fakat insan kendisine ulaşmak istediğinde önce kendi karanlığıyla karşılaşır. Kendinde görmek istemediği şeylerle… Kıskançlığıyla, öfkesiyle, korkularıyla…

















