Bu eylül, nasıl geldiğini sezdirmeden, ben kendimi ortasında buldum.
Yazın şen şakrak sıcağından nasıl sıyrıldık? Nasıl oldu da hesap kitap yapmaya fırsat bulamadan rutinin içine öylece oturuverdik, şaşkınım.
Evet, ben yaz insanıyım; lakin eylül, sevdiklerimin mevsimi, yeni yılı anımsatan başlangıçların adı. İnceden sararan yaprakların, dökülmeye mahkûm meyvelerin, tozu dumana katan rüzgârların, üstümüze ceket aldıran Ankara akşamlarının adı.
Yağmuru pencereden izlerken kahvelerin yudumlandığı, film gecelerinin sıralandığı, evlerimizle kavuştuğumuz bu mevsimi şimdiye kadar hiç bu kadar sevdiğimi fark etmemiştim.
Belki de bana iyi gelen şey, rutinlerin sıralanmasıydı ve ilk defa, ben henüz planlara girişecekken, zaten hayatımın bir düzen içinde akıp gittiğini fark etmiştim.
Belki de bu eylül, ektiklerimizi biçtiren o ilk eylül olacaktı.
Otuzların ortasında, şimdiye dek rutinler oluşturmanın, planlar yapmanın ekmeğini yiyordum. Olanla olmayanla hâlimden razıydım. Olanın olmayışını sorgulamak için vakitsizdim. Olanı kolayca kabul etmek içinse vaktim vardı.
Bu dünyada yaşanan pek çok şeyin sebebi ben değildim. Benden bağımsız dönüyordu dünya. Ben de kendi hâlime memnuniyeti seçtim.
Elbette hayallerim vardı. Var olmaya da devam edeceklerdi. Oysa hiçbir şeyin aceleye gelmesine gerek yoktu. Olması gereken, olacak olan olurdu. Olmayacaksa da belki daha iyisi olacağı içindi.
Nihayetinde ben böyle biriydim. Ne yalan söyleyeyim, şikâyet etmeyi de herkesten, her şeyden şikâyet eden insanı da pek sevmezdim. Ne gerek vardı canım, dünyada onca kargaşa varken arı kovanına çomak sokmanın?
Hani boş, eleştirel konuşmaların insanlığa faydası yoktur ya; işte olacak olana olmadan, olmuşa da olduktan sonra vahlamanın pek anlamı yoktu.
Değiştiremeyeceğimiz şeyleri anlayabilmek için farklı bakış açılarına ihtiyacımız vardı.
Ben de bu eylül, hem de tam da bu satırları yazarken, şuna karar verdim: Bakış açımızı geliştirmemiz şarttı ve ben bunun için okuyup yazıp dinleyip araştıracaktım.
Merak ettiğimiz şey başkalarının hayatları olmaktan çıkıp da zihni büyütecek konular olduğunda dünya daha güzel bir yer oluyordu. Çünkü bizim zengin zihinlere, meraklı fikirlere, farklı köşelerden gözlem yapabilen bireylere ihtiyacımız vardı.
Bu toplum ancak o zaman zenginleşecekti. Bireyler kendini gerçekleştirdikçe, köklerden dallara yeşerecekti insanlık. Ve işte ancak o zaman daha güzel bir şehir, daha güzel bir ülke, daha güzel bir dünya inşa edebilecektik.
Belki de bundan sonra her eylül, önce zihnimizde, sonra hayatımızda, daha güzel bir dünya kurmak için gelecekti.

















