Seni hissediyorum.
Öyle uzaktan, öyle sıradan bir hissetmek değil bu.
Olur da ayağına bir diken batsa, benim canım yanar.
Olur da yüreğin daralsa, içindeki sıkıntıyı senden önce duyarım.
Öyle bir hisseder, öyle bir sana yansıtırım ki kendimi; sanki yüreğim yüreğine katılır,iki ayrı kalp olmaktan çıkarız da, senin daralan gönlüne benim gönlüm genişlik olur.
Gökyüzün bir gün karanlığa bulansa mesela, ya yıldız olurum gecene, ya ay olurum. Hiçbirine gücüm yetmezse, gaz yağından bir fener yakarım da, karanlığında yol olurum sana.
Çünkü dostluk dediğin, iyi gününde yanında görünmek değildir. Dostluk, senin göremediğin yerde seni görebilmektir. Sen kendini unuttuğunda seni hatırlamak, düştüğünde elinden tutmak değil yalnızca; düşmeden önce ayağının altındaki taşı fark etmektir.
Benim sana kırgınlığım da bundandır. Beni kırdığın için değil, kendine yaptığın haksızlık için kızarım sana. Bir gün kendimden geçip sana öfkelenirsem, bil ki öfkem bana yaptığından değildir; kendine reva gördüğün şeyedir.
Çünkü insanın dostuna kırılması başka, dostunun kendisine kıymasına razı olması başkadır.
Sen bir şeyi istiyorsan söylemen yetmez bana. Bazen söyleyemediğini de anlamam gerekir.
Bir şeyi hissettiğinde, kelimeler boğazında düğümlenmişse, gözlerin başka bir şey söylüyorsa, ben hâlâ senden cümle bekliyorsam beni kov başından.
Çünkü ben senin arkadaşınım. Senin dilinin söylediğini değil yalnızca, yüreğinin sustuğunu da anlamam gerekir.
Ben anlamıyorsam seni, senin yanında bulunmamın ne manası var?
Yaptığımız her şey ortak çıkarımıza dokunuyorsa, orada dostluktan çok bir alışveriş vardır. İki insan birbirinin hesabını tutuyorsa, kim ne verdi, kim ne aldı diye bakıyorsa, o sofrada ekmek vardır belki ama muhabbet yoktur.
Eğer arkadaşsak, eğer gerçekten birbirimizi düşünüyorsak, bir işin ucunda önce senin menfaatin olmalı.
İçinde benim çıkarım bulunan bir iyilikte benim arkadaşlığımın ne kıymeti kalır?
Dost dediğin, kendisinden eksiltmeyi göze alandır. Sen çoğal diye kendinden azaltandır. Sen rahat et diye kendi huzurundan vazgeçendir. Bazen adını bile söylemeden iyilik yapandır.
Sana bir tehlike gelse ve ben onu senden önce görsem, sana haber vermekle yetinmiyorsam, önüne geçiyorsam, göğsümü siper ediyorsam, hatta gerekirse sen bilmeden o tehlikeyi kendime çekiyorsam, İşte o zaman aynı yolda yürümenin bir anlamı vardır.
Yoksa yan yana yürümek kolaydır. Asıl mesele, senin yolun daraldığında kendi yolunu bırakıp sana yol açabilmektir.
Eskide mi kaldı bütün bunlar? Vefanın unutulmadığı, saygının en ince hâlinin dahi bilindiği, bir şehirde, kasabada yahut köyde bir dostun varsa, sanki orada sana ait bir evin varmış gibi hissettiğin o arkadaşlıklar…
Gecenin hangi vakti olursa olsun “Rahatsız eder miyim?” diye düşünmediğin, kapısını çaldığında yüzünde mahcubiyet değil “İyi ki geldin.” diyen bir tebessüm gördüğün…
Sofrada kuru ekmekle soğan olsa dahi kimsenin utanmadığı, çünkü sofranın bereketini yiyecekte değil dostun varlığında aradığı zamanlar…
Kimsenin kimseye yanlış gözle bakmadığı, bakmayı bırak, yanlış düşünmeye dahi ihtimal vermediği bir edep vardı.
Bir dostun evine girdiğinde evin kapısından değil, gönlünden içeri girerdin, ve bilirdin ki o evde malın değil, canın emniyettedir.
Biri gecenin en koyu karanlığında, koynunda ölümle koşarak gelseydi dostunun kapısına;
ardında düşman, önünde bilinmezlik olsa., “Ne yaptın?” diye sormazdı önce. “Kimden kaçıyorsun?” diye sorgulamazdı. Önce kapıyı açardı. Önce içeri alırdı. Önce canını emniyete alır, sonra derdini dinlerdi.
Çünkü gerçek dostlukta hesaptan önce merhamet, sözden önce vefa, korkudan önce sadakat vardır.
Dost dediğin, senin iyi gününün seyircisi değil, kötü gününün sığınağıdır.
Sen düştüğünde el uzatan değil yalnızca; düşerken seni tutandır.
Sen sustuğunda konuşan değil; neden sustuğunu anlayandır.
Sen karanlıkta kaldığında, “Önünü gör.” demekle yetinmeyip kendi ışığından sana bir parça verendir.
Ve belki de dostluk dediğin, aynı yolda yürümek değildir. Bazen senin yolun uçuruma gidiyorsa kolundan tutup seni oradan çevirmektir. Sen kızsan da, darıltsan da, beni anlamasan da, Sırf sen incinmeyesin diye, doğruyu söylemekten vazgeçmemektir.
Çünkü dostluk, her söylediğine “haklısın” demek değildir. Bazen en büyük dostluk, insanın karşısına geçip: “Hayır kardeşim. Sen burada kendine haksızlık ediyorsun.” diyebilmektir.
İşte ben böyle bilirim dostluğu.
Senin sevincine ortak, derdine ortak, sessizliğine ortak, hatta bazen günahına değil ama pişmanlığına ortak olmak…
Senin yükünü omuzlamak, senin karanlığında fener olmak, ayağına batan dikeni kendi canında hissetmek…
Ve bütün bunları yaparken bir gün karşılığını soracakmış gibi değil, sanki insanın insana borcuymuş gibi yapmak.
Çünkü bazı insanlar hayata arkadaş olarak girmez.
İnsanın hayatında yuva olurlar.
Ve insan, yuvasını terk etmez.
Ne gecenin karanlığında,
ne yolun sonunda,
ne de dünya herkesten yüz çevirdiğinde…

















