Bazı insanlar vardır, hayatımızdan geçip gitmeseler de hikâyeleriyle yüreğimize dokunurlar. Hiç tanışmadığımız hâlde kendimizden bir parça buluruz onlarda. Bir fotoğraf, bir haber ya da yıllar önce verilmiş bir röportaj, hiç bilmediğimiz bir insanın hayatına açılan kapı oluverir. Okudukça düşünür, düşündükçe kendi hayatımızın eksik kalmış yanlarıyla yüzleşiriz.
Konya’nın Kırmızılı Kadını olarak tanınan Sultan Abla’nın hikâyesi de bende böyle bir duygu uyandırdı. Onun hakkında yazılanları okurken, geçmişte verdiği röportajlarda anlattıklarını düşünürken kendime defalarca aynı soruyu sordum: Bir insan, sevilmek uğruna kendisinden ne kadar vazgeçebilirdi?
Kırmızı…
Kimimiz için aşkın, kimimiz için tutkunun, kimimiz içinse cesaretin rengidir. Fakat bir kadının bütün hayatına eşlik ettiğinde, artık yalnızca bir renk olmaktan çıkar. İçinde yaşanmışlıkları, yarım kalmış hayalleri, özlemleri ve belki de hiç dile getirilememiş kırgınlıkları taşır.
Sultan Abla’nın kırmızıyla başlayan hikâyesi de aslında bir zamanlar sevdiği adamın gözlerinde güzel görünmek isteyen genç bir kadının hikâyesiydi. Henüz on beş yaşındayken öğretmenine âşık olmuş, onunla evlenmişti. Gençliğinin en güzel yıllarını birlikte geçireceğine inandığı insanla bir hayat kurmuştu. Eşinin mesleği nedeniyle farklı şehirlerde yaşamış, zaman içerisinde evliliğinde çeşitli güçlüklerle karşılaşmıştı.
Yıllar sonra verdiği röportajlarda, kırmızı giymeye nasıl başladığını da anlatmıştı. Eşiyle birlikteyken gördükleri kırmızı elbiseli bir kadının güzelliğinden söz edilmesi üzerine kendisine de kırmızı bir elbise almıştı. Başlangıçta sevdiği insanın beğenisini kazanmak için tercih ettiği o renk, ilerleyen yıllarda hayatının ayrılmaz bir parçasına dönüşmüştü.
Bu hikâyenin en çok da burasında durup düşündüm.
Biz kadınlar, bazen sevildiğimizden emin olmak için ne çok çaba gösteriyoruz. Bir bakışa, bir söze, küçücük bir ilgiye ne büyük anlamlar yüklüyoruz. Bazen kendimiz olmaktan uzaklaşıyor, bir başkasının gözünde güzel görünmeye çalışırken kendi güzelliğimizi unutuyoruz.
Oysa sevgi, insanın kendisini değiştirmek zorunda kalmadan kabul edildiği yer değil midir?
Bir kadının başka bir kadına benzemeye çalışmadan, olduğu hâliyle sevilebilmesi ne büyük mutluluktur. Ne yazık ki bunu anlayabilmek için bazen yılların geçmesi, hayallerin yıkılması ve insanın kendi yalnızlığıyla tanışması gerekir.
Sultan Abla’nın evliliği yıllar sonra sona ermişti. Ardında gençliğinden izler, gerçekleşmemiş hayaller ve kendisine ait hatıralar kalmıştı. Hayatına devam etmiş, fakat kırmızıdan vazgeçmemişti. Elbiseleri, ayakkabıları, çantası, makyajı ve evindeki eşyalarıyla kırmızı, onun kendisini ifade etme biçimi olmuştu.
Belki de insanın hayatında bazı şeyler, başlangıçtaki anlamını zamanla kaybeder. Bir zamanlar başkası için yaptığımız bir tercih, yıllar sonra kendi mutluluğumuzun parçasına dönüşebilir. Önceleri sevilmek için giyilen bir elbise, gün gelir insanın kendisini sevdiği bir hatıraya dönüşür.
Sultan Abla’nın hayatını düşündüğümde, kırmızının onun için zaman içerisinde kazandığı anlamı tam olarak bilemeyeceğimizi de fark ediyorum. Çünkü bir insanın iç dünyasını, ne kadar anlatırsa anlatsın, bütünüyle anlamamız mümkün değildir. Biz ancak onun bize açtığı kapılardan içeriye bakabiliriz.
Gazeteci Başak Çubukçu’nun yıllar önce Sultan Abla’yla gerçekleştirdiği röportaj da böyle bir kapı aralamıştı. İnsanların sokaklarda görmeye alıştığı, kimi zaman merakla kimi zaman şaşkınlıkla baktığı bir kadının hayat hikâyesi, o röportajla daha geniş kitlelere ulaşmıştı.
Bir insanı dinlemenin ne kadar kıymetli olduğunu düşündüm.
Günlük hayatımızda birbirimizin yanından ne kadar hızlı geçiyoruz. İnsanların kıyafetlerini, konuşmalarını, davranışlarını görüyoruz ama içlerinde taşıdıkları hikâyeleri çoğu zaman merak etmiyoruz. Bir insanı tanımadan hakkında fikir sahibi olmayı, onun neden öyle yaşadığını anlamaya çalışmaktan daha kolay buluyoruz.
Oysa herkesin bir hikâyesi var.
Kim bilir, her gün yanından geçtiğimiz kaç insanın içinde yarım kalmış bir aşk, söylenememiş bir söz, çocukluğundan kalma bir özlem ya da hiç gerçekleşmemiş bir hayal saklıdır?
Sultan Abla da yıllarca Konya sokaklarında kırmızılarıyla dolaşmıştı. Kimi insanlar onu sevgiyle karşılamış, kimileri farklı görünüşünü anlamlandıramamıştı. Belki bazıları onu yalnızca kırmızı kıyafetleriyle hatırlayacaktı. Oysa onun da bir çocukluğu, gençliği, sevdikleri, kaybettikleri ve hayattan beklentileri vardı.
İnsanı yalnızca dış görünüşüyle değerlendirmek ne büyük eksiklik!
Bir insanın alışılmışın dışında yaşaması, bizim onu yargılama hakkına sahip olduğumuz anlamına gelmez. Herkesin kendisini ifade etme biçimi farklı olabilir. Kimi insan susarak anlatır derdini, kimi yazarak, kimi konuşarak… Kimisi de belki bütün dünyasını sevdiği bu kırmızı renge boyayarak. Önemli olan, karşımızdaki insanın bizden farklı olmasını bir kusur olarak görmemektir.
Sultan Abla’nın vefatının ardından ailesinin anlattıklarını okurken de aynı düşünceye kapıldım. Ablasının aktardığı hatıralarda, onun kırmızıya ve makyaja olan sevgisi kadar kendi tercihlerinden vazgeçmeyen yönü de dikkatimi çekti. Konya halkıyla kurduğu bağ, kendisine yardım eden insanlara duyduğu yakınlık ve yaşadığı şehre olan sevgisi, ardında bıraktığı hatıraların bir parçasıydı.
Bir şehre ait olmak ne demektir?
Yalnızca orada doğmak mı, yıllarca aynı sokaklarda yürümek mi, yoksa insanların hafızasında kendimize iyi bir yer edinebilmek mi? Bazen bir insan, hiçbir makamı, unvanı ya da büyük başarısı olmadan da yaşadığı şehrin unutulmaz isimlerinden biri olabilir. Onun varlığı, farkında bile olmadan başkalarının günlük hayatının bir parçasına dönüşür. Her zaman görüldüğü sokakta artık bulunmadığında, geride tarif edilmesi güç bir eksiklik kalır.
Sultan Abla’nın ardından Konya sokaklarında da böyle bir eksiklik hissedilmiş olmalı.
Fakat ben onun hikâyesine yalnızca hüzünle bakmak istemiyorum. Çünkü bir insanın hayatını sadece çektiği acılarla anlatmak, yaşadığı güzel anlara haksızlık etmek olur. Belki o da kırmızı elbisesini giydiği bir sabah aynaya bakıp gülümsemişti. Belki sokakta kendisine sevgiyle seslenen birinin sözleriyle mutlu olmuş, belki de günün sonunda evine döndüğünde kendi dünyasının huzurunu yaşamıştı. Bunları bilemeyiz. Fakat her insanın hayatında, dışarıdan bakıldığında görünmeyen nice küçük mutluluk bulunduğunu biliriz.
Hayat yalnızca başımıza gelenlerden ibaret değildir. Başımıza gelenlerden sonra nasıl yaşamayı sürdürdüğümüz de hikâyemizin bir parçasıdır.
Sultan Abla, genç yaşta başladığı evliliğinde eşinden şiddet görmüş, çocuk sahibi olamamaları da evliliklerinin sona ermesinde etkili olmuştu. Eşi daha sonra başka biriyle evlenmiş ve çocuk sahibi olmuştu. Sultan Abla için bu, yalnızca bir evliliğin bitişi değil, gençliğinde kurduğu hayallerin de yarım kalmasıydı. Fakat o, bütün bu yaşadıklarının ardından hayatına devam etmişti. Kendi alışkanlıklarıyla, kendi tercihleriyle ve kendisine özgü görünüşüyle yaşamayı sürdürmüştü. Düşünüyorum da, ne çok insan hayatı boyunca başkalarının beklentilerine uygun yaşamaya çalışıyor. Ne giyeceğimize, nasıl konuşacağımıza, nerede bulunacağımıza ve hatta kimi seveceğimize ilişkin görünmez kuralların arasında kendimiz olmaktan uzaklaşabiliyoruz.
Başkalarının bizi nasıl gördüğünü önemserken kendi iç sesimizi duyamaz hâle geliyoruz. Oysa insanın kendisiyle barışık olması, hayatın en kıymetli kazanımlarından biridir.
Bazen bunun için uzun yıllar gerekir. Bazen bir ayrılık, bazen büyük bir kayıp, bazen de insanın kendisiyle baş başa kaldığı sessiz bir akşam, hayatına başka bir gözle bakmasını sağlar.
Sultan Abla’nın hikâyesi, sevgi üzerine de yeniden düşünmeme neden oldu.
Sevgi yalnızca birine duyulan bağlılık mıdır? Yoksa insanın kendisine, yaşadığı şehre, alışkanlıklarına ve hayatın bütün küçük ayrıntılarına duyduğu yakınlık da sevginin bir parçası mıdır? Bir insanı gerçekten sevmek, onun bizim istediğimiz gibi yaşamasını beklemek değil, kendi tercihleriyle var olmasına saygı gösterebilmektir. Onu değiştirmeye çalışmadan, farklılıklarını küçümsemeden ve hayatını kendi doğrularımızla ölçmeden yanında durabilmektir.
Belki de sevginin en zor tarafı budur.
Çünkü sevmek kadar anlamayı, anlamak kadar kabullenmeyi de öğrenmemiz gerekir.
Sultan Abla’nın hikâyesini okurken, toplum olarak farklılıklara karşı ne kadar anlayışlı olduğumuzu da sorguladım. Kendimize benzemeyen bir insanı gördüğümüzde önce merak mı ediyoruz, yoksa hemen bir yargıya mı varıyoruz? Onun hayatını öğrenmek mi istiyoruz, yoksa hakkında söylenenlerle mi yetiniyoruz?
Bir insanı anlamak için bazen yalnızca birkaç dakika ayırmak yeterlidir. Fakat o birkaç dakikayı ayırabilmek için önce önyargılarımızdan uzaklaşmamız gerekir.
Sultan Abla’nın yaşamı, bana bu gerçeği bir kez daha hatırlattı. Şimdi geriye dönüp baktığımda, kırmızı elbiselerinin ardında yalnızca geçmişte yaşanmış bir aşkı değil, bir insanın bütün hayatını görüyorum. Gençliğini, umutlarını, kırgınlıklarını, alışkanlıklarını ve kendisine ait bir dünya kurma çabasını…
Onu tanımamış olsam da hikâyesiyle karşılaşmış olmak, bir insanın hayatına uzaktan da olsa dokunabilmenin mümkün olduğunu düşündürdü bana.
Ölüm, insanın bu dünyadaki varlığına son verse de geride bıraktığı hatıraları silemiyor. Bazen bir fotoğraf, bazen bir röportaj, bazen de onu tanıyan birinin anlattığı küçücük bir anı, yıllar sonra bile bir insanı hatırlamamıza vesile oluyor. Kim bilir, belki bir gün kırmızı elbiseli bir kadın gördüğümüzde onu hatırlayacağız. Belki de o an, karşımızdaki insanın yalnızca dış görünüşüne değil, anlatılmayı bekleyen hikâyesine de dikkat edeceğiz.
Ve belki anlayacağız ki bir insanı unutulmaz kılan şey, herkes gibi yaşaması değil, kendi hikâyesiyle bu dünyada bıraktığı izdir.
Sultan Abla’nın ardından düşünürken içimde kalan duygu tam da bu oldu: Her insan anlaşılmayı hak eder. Her insanın hikâyesi dinlenmeye değerdir. Ve hiç kimse, hayatının yalnızca bir döneminden, bir tercihinden ya da dış görünüşünden ibaret değildir.
Bir ömür kırmızıya sığar mı, bilmiyorum. Ama bazen tek bir renk, bize insan olmanın, sevmenin, kaybetmenin ve bütün bunlara rağmen yaşamaya devam etmenin ne kadar derin anlamlar taşıdığını hatırlatabiliyor.
Sultan Abla’nın anısına, sevgiyle ve saygıyla…

















