Son zamanlarda yüreğimizi en çok dağlayan, yerin yüzlerce metre altında “ekmek” için ömür tüketen madencilerimizin yaşadıkları oldu. Maden kazaları, ihmaller ve ardından gelen sessizlik… Bir lokma helal rızık için karanlığa girenlerin, o karanlıktan her zaman gün ışığına çıkamadığına şahitlik ettik. Maden işçisinin kaderi, sadece yer altındaki göçükler değil; aynı zamanda yer üstündeki hakkını alamama gerçeğiyle de mühürlenmiş durumda. Canını ortaya koyan insanın, emeğinin karşılığını istemesi bir lütuf değil, en temel insan hakkıdır. Ancak ne yazık ki modern kölelik düzeni, en ağır iş kolunda bile işçinin cebini değil, patronun kasasını doldurmayı hedefliyor.
Şehrin gürültüsüne karıştığımızda, işçinin ve emekçinin tek derdi sadece iş yerindeki koşullar değil. Bugün sokaktaki her insanın omuzlarında devasa bir yük var: “Pahalılık.” Market raflarındaki etiketlerin her gün değiştiği, temel gıda maddelerine ulaşmanın lüks hâline geldiği bir dönemden geçiyoruz.
Özellikle kira fiyatlarındaki fahiş artışlar, barınma hakkını neredeyse imkânsız kılıyor. Maaşının büyük bir kısmını sadece başını sokacak bir çatıya veren işçinin; sosyal hayattan, eğitimden veya birikimden bahsetmesi artık imkânsız. “Eskiden bir ev, bir araba hayali kurulurdu,” cümlesi artık bir masal başlangıcı gibi geliyor kulağa. Bugünün emekçisi, sadece “ayı nasıl çıkarırım?” sorusunun ağırlığı altında eziliyor.
Peki, bunca adaletsizliğe, ekonomik dar boğaza ve belirsizliğe rağmen bu insanları her sabah o şantiyeye, o fabrikaya, o madene götüren nedir?
Cevap; helal rızık davasıdır…
Anadolu insanının mayasında olan “kursaktan haram geçmeme” düsturu, bugün en büyük direniş biçimidir. Çocuğuna onurlu bir gelecek bırakmak isteyen, akşam eve döndüğünde yastığa başını huzurla koymayı her türlü zenginliğe tercih eden milyonlarca gizli kahraman var. Onlar, sistemin tüm çarkları kendilerini ezmeye çalışsa da; emeği sömürülse de, “rızkı veren Allah’tır” diyerek helalinden kazanmak için çabalıyorlar. Bu çaba, sadece ekonomik bir faaliyet değil, ahlaki bir duruştur.
1 Mayıs, işte bu helal rızık peşinde koşanların, hakkı yenenlerin ve görmezden gelinenlerin sesidir. Masadaki ekmeğin küçüldüğü, kiraların can yaktığı ve adaletin terazisinin sarsıldığı bu günlerde; işçinin sadece “çalışan” değil, “insan” olduğunu hatırlatmak gerekir.
Peygamberimiz’in (s.a.v.) dediği gibi, “İşçinin ücretini teri kurumadan önce veriniz” (İbn Mâce, Rehin, 4) sadece bir öğüt değil, toplumsal barışın temel taşıdır. Bugün, madenlerde yitirdiğimiz canları anarken; tarlada, fabrikada ve ofiste ter döken her emekçinin mücadelesini selamlıyoruz. Çünkü biliyoruz ki; dünya, parası olanların değil, emeğiyle değer üretenlerin omuzlarında yükselir.
1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü kutlu olsun. Umudun, adaletin ve bereketli bir geleceğin paylaşıldığı yarınlara!



















