Narsisizm, özdeğer ve görünürlük çağında özgüven üzerine bir deneme
“Sen özelsin.” Kulağa bir armağan gibi geliyor değil mi? Kimse içine gizlenen görev ya da beklentiyi çoğu zaman görmez. Özelsin, özel kalmak zorundasın görevi. Çocuk bunu duyduğunda sevildiğini zanneder. Aslında yeni doğan bir beklentiyi henüz bilmez. Görevlendirildiğini görmez.
Hızlı bir geçiş. Sonra hayat derslerini üst üste verir. Dünya, çevre, insanlar anne-baba gibi davranmaz. Bir sınav kaybedilir, bir iş reddi gelir, sevilen sevmez; birileri daha parlak, daha görünür çıkar. İşte tam o anda çocukluğun cümlesi hesap sormaya başlar. Ama “sen özelsin” ile değil. Aklına bile gelmez. Değerli olmakla özel olmak birbirine karışmışsa, benlik baştan itibaren kırılgan bir zemine kurulmuştur — alkış kesildiğinde çöken bir sahne gibi. Perde yenilenir.
Kuşak Meselesi mi, Yetiştirme Meselesi mi?
Bugünün gençliğini “narsist kuşak” diye etiketlemek kolaydır. Haklılık payı var mı? Tartışılır. Ama bilimsel tablo bu kadar düz değildir. Sayılar, veriler, havalı terimler falan. Zor ya.
Roberts, Edmonds ve Grijalva’nın 2010 tarihli yeniden değerlendirmesi, kuşaklar arası narsisizm artışı iddiasının sanıldığı kadar güçlü olmadığını, gözlenen farkların çoğunun aslında yaş etkisiyle açıklanabileceğini göstermiştir. Yani mesele sadece “Gen Z” değil; belki asıl mesele çocukluğun kendisinin nasıl yeniden kurgulandığıdır. Kurgu odası epey karışık.
Modern ebeveynliğin sessiz çelişkisi tam burada: çocuğunun özgüvenli olmasını isteyen ebeveyn, bazen ona özgüven yerine sürekli onay ihtiyacı miras bırakır. “Sen başarabilirsin” demek özgüveni besler; “sen herkesten üstünsün” demek üstünlük açlığını besler. Üstelik toplumun bu ebeveynlerle dolu olması çalışma yapmaya gerek bile bırakmıyor. Ebeveynin çocuğu gerçekçi olmayan biçimde yüceltmesi narsisistik eğilimlerle, ebeveyn sıcaklığı ise özsaygıyla daha güçlü biçimde ilişkilidir. “Sen değerlisin” demek zemin vermektir; “sen herkesten değerlisin” demek sahne vermektir. Zemin güven ister, sahne seyirci. Oynat hocam.
Freud’dan Jung’a Yansımalar
Kıymetli büyüğümüz Freud’un narsisizm üzerine düşünceleri, bu meselenin çocuklukla nasıl filizlendiğini gösterir. Çocuk önce kendini merkeze koyar; (ama çocuk koymamıştır) sonra dünyanın yalnız kendisi için var olmadığını öğrenir. Acı gerçekle yüzleşme zamanı. Benlik ile gerçeklik arasındaki ilk çatışma tam burada doğar. “Ego ideali” kavramı da insanın bir zamanlar sahip olduğuna inandığı kusursuz benliği yeniden inşa etme arzusu mu yoksa gerçekliği mi bilinmez, bir şeyi açıklar.
Modern toplum durur mu hiç bu eski yarayı yeni bir pazara çevirdi. Belki eski çocuklar yalnızca ebeveyninin nazarında hususi olmak isterdi. Ama şimdi? Sanırsın bana Arda Güler, sürekli tribün peşinde. Tablet ekranıyla gözlerinin arasına sıkıştırılmış (evet, adeta .rar dosyası gibi) yapay tarihinin gerçek olmayan seyircileri kendi dünyasında en büyük aynasına dönüştü. Bu ayna yalnız yüzünü göstermiyor, ona sevilebilmesi, like alması için nasıl olması gerektiği zorbalığını da yapıyor.
Nietzsche: Farklı Olmak da Bir Sürü Davranışı Olabilir (Ebeveynsel)
Nietzsche’yi yalnızca “sürüden ayrıl” diyen bir düşünür değil. Onun asıl meselesi şudur: insan, hazır sunulan değerler içinde ne kadar yaşıyor, kendi değerini oluşturma özgürlüğünü ne kadar gerçekleştirebiliyor? Ve bunu ne zaman söylüyor? “Ben herkesten farklıyım” diye haykıran birinin motivasyonu ona “sen özelsin” diyenlerin bir kötülüğünden doğdu. Gerçek şu ki validen “yaşamadım kızım yaşasın” özsaygısızlığı ile “baba halıya emanet bıraktım” diyen oğluna “İran halısı değil mi? Kurban olsun sana” diyen babanın kalıtsal olmayan tamamen gelenek belası ile çizdiği kaderin kederidir.
Özdeğer Olarak Özgüven
Gençler ve çocuklara altı boş bir şekilde yalnızca “özgüvenli olun” demek yetmez. Yönlendirmeli, liderlik etmelidir. Öncelikle ebeveynler. Çoğunlukla asıl eksik olan sağlam bir özdeğerdir ama kimse farkında değildir. Özgüven, “bunu yaparım, bunu hallederim” der. Özdeğer, “başarısız olursam değersiz olurum diye bir kaide yok” der. Narsisistik kırılganlık ise, “yapamazsam değersizim, o yüzden herkese ne kadar iyi olduğumu kanıtlamalıyım” der. Yani özgüven de bir özdeğerdir.
Bu arada narsist, dışarıdan göründüğü kadar güçlü değildir. Ağlama duvarları vardır. Kibir çoğu zaman kırılganlığın zırhıdır; gösteriş, görünmezlik korkusunun tersine çevrilmiş bir hâldir. Saydam. Yaşandığı kadar katı değildir. Borges der ki: “kişisel büyük acıların altında kibir yatar.” Buyur buradan yak.
Ailenin Vitrini Olmaya Zorlandığımız Sentez
İlk ayna yine anne-babadır. Önce onların gözün var olur. O dört gözde kendisini yalnızca “başarılı”, “zeki”, “farklı” olduğu gibi etiketlerle kabul ediyorsa geçmiş olsun. Şöyle der: “Ben olduğum için değil, yaptığım şey sayesinde seviliyorum.” O andan itibaren çocukluk ve merhamet yerini yavaşça arkadaşlarını rakip olarak gören ve bütün emsallerini yenmek üzere kendini motive eden bir robota bırakır. Başarı sevgi ve sevilmek, başarısılık; kaygı, merhametsizlik, sevgisizlik demek. Evvela kendisine karşı.
Narsisistik ebeveyn her zaman sevgisiz değildir aksine koşulludur. Çoğu zaman çocuğuna yatırım yapar. Tüm dersler test kitabı, yüzme kursu, Kur’an Kursu (opsiyonel) gibi kazanımlarla kendi başarısı gibi sevinenler de aynı kişilerdir. İşte böylelikle çocuk haberi olmaksızın kendi hayatının öznesi olmaktan çıkıp ailenin vitrinine dönüşür. Çünkü sınav sonuçları açıklanınca teyzeleri arayıp puanını soracaktır. En iyisini yapmak zorundadır.
Çocuklara “benim hayallerimi sana çizdiğim rotayı yaşamak zorunda değilsin” özgürlüğü verilmediğinden çocukların yanlış zamanlarda ve mekanlarda yanlış kişilerle yanlış özgürlük arayışlarını “biz hatayı nerede yaptık” ağıtlarıyla kutluyor. Şu çocukları koşulsuz sevmeyecekseniz doğurmayın be.
Değerli olmak için özel olmak zorunda değilim. Sevilmek için kusursuz olmak zorunda değilim. Var olmak için kendimi ispat etmek zorunda değilim.
















