İnsan Neden Kendi Hayatının Seyircisine Dönüşür?
Bazen hayatımızın içinde değil, kenarında duruyormuşuz gibi hissederiz. Günler geçer, insanlar hayatımıza girer ve çıkar, kararlar alır, işe gider, ilişkiler kurar, güler, koştururuz… Fakat bütün bunları yaparken içimizden bir ses sürekli bizi izler:
“Doğru mu yaptım?”
“Böyle görünmem nasıl algılanır?”
“Ya insanlar beni yanlış anlarsa?”
“Acaba daha iyisini yapabilir miydim?”
Bir süre sonra yaşamaktan çok, kendimizi izlemeye başlarız.
İşte tam da burada insan, kendi hayatının başrolünden yavaşça seyirciliğine geçiş yapabilir. Yaşamak mı, kendimizi izlemek mi?
Kendimizi gözlemlemek aslında sağlıklı bir beceridir. Davranışlarımızı değerlendirmek, hatalarımızdan ders çıkarmak ve kendimizi tanımak için zaman zaman dışarıdan bakabilmemiz gerekir. Ancak bu gözlem sürekli hale geldiğinde başka bir şeye dönüşür. Artık ne hissettiğimizden çok nasıl göründüğümüz önem kazanmaya başlar. Bir ortamda gerçekten eğleniyor muyuz, yoksa eğlenirken nasıl göründüğümüzü mü düşünüyoruz? Bir ilişkide gerçekten mutlu muyuz, yoksa ilişkinin dışarıdan nasıl göründüğünü mü önemsiyoruz? Bir karar verirken bunu gerçekten istediğimiz için mi yapıyoruz, yoksa doğru karar veren biri olarak görünmek için mi?
Bu sorular çoğaldıkça insan kendi deneyiminin içinden uzaklaşmaya başlar. Psikolojide kişinin kendisini sürekli değerlendirmesi ve başkalarının bakış açısıyla nasıl göründüğüne odaklanması, özellikle öz-farkındalık, sosyal değerlendirilme kaygısı ve benlik algısı ile ilişkilendirilebilir. Kişi kendisini yaşamın doğal akışı içinde deneyimlemek yerine, sanki dışarıdan izleyen bir kamera varmış gibi sürekli kontrol etmeye başlayabilir. Ve bunun en yorucu tarafı şudur: İnsan kendisini izlerken hayatı kaçırabilir. “İnsanlar ne düşünür?” sorusunun ağırlığı çocukluktan itibaren çevremiz bize bazı mesajlar verir.
“Böyle davranma.”
“İnsanlar ne der?”
“Daha başarılı olmalısın.”
“Güçlü görün.”
“Üzülme.”
Bu mesajların bazıları zamanla içimizde bir gözlemci oluşturur. Bir şey yapmadan önce bizi kontrol eden, davranışlarımızı değerlendiren, hata yaptığımızda bizi eleştiren görünmez bir izleyici… Özellikle sosyal medya bu içsel izleyiciyi daha da güçlendirebilir. Çünkü artık yalnızca yaşadığımız anı yaşamıyor, aynı zamanda o anın nasıl görüneceğini de düşünüyoruz. Bir kahve içiyoruz ama fotoğrafını düşünüyoruz. Tatile çıkıyoruz ama paylaşımını düşünüyoruz. Bir başarı elde ediyoruz ama başkalarının başarısıyla kıyaslıyoruz. Bazen mutsuzken bile mutlu görünmeye çalışıyoruz. Çünkü modern dünyada yalnızca bir hayat yaşamıyoruz; aynı zamanda o hayatın bir temsilini de sunuyoruz. Fakat insanın kendisiyle ilişkisi, başkalarının onu nasıl gördüğünden ibaret değildir.
Peki gerçekten ne istiyoruz?
Belki de kendimize daha sık sormamız gereken soru “Bunu nasıl yapmalıyım?” değil, “Ben bunu gerçekten istiyor muyum?” Çünkü çoğu zaman hayatımızı büyük kararlarla değil, küçük seçimlerle başkalarının beklentilerine göre şekillendiriyoruz. Giymek istediğimiz şeyi “yakışmaz” diye giymiyoruz. Gitmek istediğimiz yere “insanlar ne der” diye gitmiyoruz. Bir ilişkide rahatsız olduğumuz şeyi söylemiyoruz. Dinlenmeye ihtiyacımız varken çalışmaya devam ediyoruz. Yorulduğumuzu kabul etmek yerine güçlü görünmeye çalışıyoruz. Ve bütün bunların sonunda dışarıdan bakıldığında oldukça “iyi” görünen bir hayatımız olabilir.
Ama içimizde başka bir soru büyür: “Ben bu hayatın neresindeyim?”
İşte yabancılaşma bazen böyle başlar. İnsan kendi hayatında başrolü oynarken bile kendisini tanımamaya başlayabilir. Başrolde olmak kusursuz olmak değildir. Kendi hayatının başrolünde olmak, her zaman doğru kararlar vermek anlamına gelmez. Hata yapmak da başrolde olmaktır. Fikrini değiştirmek de. Bazen geri dönmek, bazen yeniden başlamak da. Herkesi memnun edememek de. Çünkü gerçek hayat kusursuz bir senaryoya benzemez. İnsan çoğu zaman ne yapacağını önceden bilmez. Bazen yanlış seçimler yapar, bazen beklenmedik şeylerle karşılaşır, bazen de planladığı hayatın kendisine ait olmadığını fark eder. Başrol olmak, bütün bunlara rağmen kendi deneyiminin içinde kalabilmektir. Kendine “Şu anda ne hissediyorum?” diye sorabilmek. “Bunu gerçekten istediğim için mi yapıyorum?” diyebilmek. “Benim için iyi olan ne?” sorusunu başkalarının beklentilerinden bağımsız düşünebilmek. Ve belki de en önemlisi, kendimizi sürekli değerlendirmek yerine zaman zaman sadece yaşamaya izin vermek. Nasıl göründüğümüzü düşünmeden gülmek. Kimseye açıklama yapmadan dinlenmek. Bir şeyi sadece sevdiğimiz için yapmak. Başarımızı başkalarıyla kıyaslamadan kutlamak. Üzgünsek üzgün olduğumuzu kabul etmek. Bazen hiçbir şey paylaşmadan güzel bir gün geçirmek. Çünkü hayat, dışarıdan izlenmek için değil; içeriden deneyimlenmek için vardır. Kendimizi sürekli izlemek, kontrol etmek ve değerlendirmek yerine biraz da kendimizin içinde kalabilmek gerekir. Belki de hayatımızın seyirciliğinden çıkmanın ilk adımı büyük bir değişim yapmak değildir.
Sadece kendimize dürüst bir soru sormaktır: “Eğer kimse beni görmeyecek olsaydı, bugün nasıl yaşardım?”
Cevap, bazen hayatımız hakkında sandığımızdan çok daha fazlasını anlatır. Çünkü belki de yıllardır başkalarının gözünde nasıl göründüğümüzü düşünürken, kendi gözümüzde kim olduğumuzu unutmuşuzdur. Ve belki hayatın bir yerinde yeniden başrole geçmek, yeni bir hayat kurmak değil; kendi hayatımızı başkalarının bakışlarından geri almaktır.

















