Aşk mı, tanıdıklık hissi mi?
‘Bu kez farklı olacağını hissediyorum.’ Birçok kişi için bu cümle, yeni bir ilişkiye başlarken söylenen tanıdık cümlelerden biridir. Ancak aylar sonra kendisini yine benzer bir hayal kırıklığı duygusunun içinde bulabilir. İlişki içinde partner değişse de yaşanan sorunlar çoğu zaman birbirine benzer: İlgisiz ve ulaşılmaz partnerler, sürekli fedakârlık yapan bir taraf ya da terk edilme korkusu yaşayan bir taraf.
Peki, her zaman yanlış insanlara mı âşık oluyoruz? Yoksa bizi o kişilere çeken görünmez psikolojik dinamikler mi var?
İnsan beyni sadece mutlu olduğu deneyimlere değil, tanıdık olduğu deneyimlere de yönelme eğilimindedir. Bu nedenle aşk sandığımız duygunun bir kısmı aslında geçmişte öğrendiğimiz ilişki biçimlerinin bugüne yansıması olabilir. Çocukluk dönemimizde bakım verenlerle kurulan ilişkiler, sevginin nasıl yaşandığına dair ilk şablonlarımızı oluşturur. Sevginin ilgiyle, eleştiriyle, ihmalle ya da koşullu kabulle deneyimlenmesi; yetişkinlikte kurduğumuz ilişkileri farkında olmadan etkileyebilir.
Bu noktada ‘tanıdıklık hissi’ kavramına değinmek istiyorum. Bazen bize huzur veren kişi değil, bize tanıdık gelen kişi çekici gelir. Çünkü beynimiz bilineni güvenli olarak algılama eğilimine sahiptir. Oysa tanıdık olan şey, her zaman sağlıklı olan demek değildir.
Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), yaşadığımız olaylardan çok, o olayları nasıl yorumladığımızın duygu ve davranışlarımızı nasıl etkilediğini söyler. Örneğin çocukluk döneminde sevgiyi kazanmak için sürekli çaba göstermesi gereken bir çocuk, yetişkinlikte de sevgiyi hak etmek için kendini sürekli ispatlaması gerektiğine inanabilir. Böylece ulaşılması zor kişilere yönelmek, ilişkiyi sürdürmek için kendi ihtiyaçlarını geri plana atmak veya karşı tarafın ilgisizliğini normalleştirmek bir döngü hâline gelebilir.
Benzer şekilde, ‘Kimse beni gerçekten sevmez.’, ‘Terk edilirim.’, ‘Yeterince iyi değilim.’ gibi temel inançlar, kişilerin partner seçimlerini ve ilişki içindeki davranışlarını farkında olmadan şekillendirebilir. Bu nedenle aynı ilişki senaryosunun farklı kişilerle tekrar yaşanması tesadüf değildir.
Kendimize bir ilişkiye başlarken şu soruyu sormak bazen önemli bir başlangıç olabilir: ‘Bu kişiyi gerçekten sevdiğim için mi istiyorum, yoksa bana tanıdık gelen bir duyguyu yeniden mi yaşamaya çalışıyorum?’
Bu sorunun cevabı kolay olmayabilir. Ancak ilişki örüntülerimizi fark etmek, geçmişten gelen otomatikleşmiş düşüncelerimizi sorgulamak ve daha sağlıklı ilişki modelleri geliştirmek mümkündür. Psikoterapi süreci de tam olarak bu noktada kişiye destek sağlar. Çünkü değişim, yalnızca doğru kişiyi bulmakla değil; doğru ilişkiyi kurabilecek psikolojik zemini oluşturmakla başlar.
Belki de mesele hep yanlış kişilere âşık olmak değildir. Belki de kalbimiz, zihnimizin yıllardır tanıdığı yolu izliyordur. O yolu fark etmek ise daha sağlıklı ve doyum verici ilişkilerin ilk adımıdır.
‘İnsan geçmişte öğrendiği sevme biçimini tekrar eder; değişim ise o tekrarın farkına varmakla başlar.’ -John Bowlby

















