Gerçek erdem düşünceden önce gelir. “Yardım etmeli miyim?” sorusu zihne düşmeden, el çoktan uzanmıştır. İyilik ruhun refleksidir; kötülükse her zaman bir plan ister, zihnin ince elenmiş, mazeretlerle süslenmiş ürünüdür.
Eskiden ahlak konuşulmazdı, yaşanırdı. Selam vermek kapı aralamaktı, insanlar birbirine açıktı. Şimdiyse iyilik bile terazide; alkışa, payeye, beğeniye göre tartılıyor. Oysa iyiliğin en sahici hâli sessiz olandır. Kamera istemez, tanık aramaz. Susayana uzatılan su gibi doğaldır, nedeni sorulmaz. Kötülük daima bir hikâye anlatır; iyiliğin mazerete ihtiyacı yoktur.
Geçen kış, bir markette önümdeki yaşlı kadının kartı geçmeyince, arkadaki genç adam tek kelime etmeden farkı ödedi ve sıradan biriymiş gibi yürüyüp gitti. Ne teşekkür bekledi ne de arkasına baktı. O an anladım: gerçek iyilik, alkışlanmak için değil, susmak için doğar.
İnsanın içinde hassas bir çizgi vardır; adalet, mahkeme kürsüsüne çıkmadan çok önce, o çizgiyi korumakla başlar. Asıl hikâye ışıklar söndüğünde, kapılar kapandığında başlar: kimsenin görmediği o küçük, sessiz kararlarda. Hafıza unutsa da vicdan asla unutmaz.
Her birimizin içinde henüz kirlenmemiş bir sezgi saklıdır. O sezgi, kimse görmezken kendini ele verir; dudaklar mazeret aramıyorsa, cevap gecikmiyorsa, insan hâlâ kendine yakındır.
O genç adamı bir daha görmedim. Adını bilmiyorum, yüzünü tam hatırlamıyorum bile. Ama arkasına bakmadan yürüyüp giderken taşıdığı o sessizlik, hâlâ aklımda: dışarıdaki karanlığa rağmen sönmeyen bir ışık gibi. Belki gerçek ışık da tam olarak budur; kimse bakmazken bile yanmaya devam eden.
















