İnsanların kıymeti bu dünyadan göçünce bilinirmiş. Ben de ölsem mi diye düşünmüyor değilim ara ara. Peki ne anlamı var yaşarken kıymetimiz bilinmedikten sonra? Hep mi böyle bu dünya? Bu devran hep mi böyle döner? Bilinmez… Lakin yaşarken gelmeyen ilginin, sevginin ve buna benzer nice duygunun ben öldükten sonra bir başkasında farkındalık oluşturmasını neyleyim? Bütün bunları düşünerek başladım satırlarıma.
Hep düşünürüm aslında da her düşündüğümü yazıya dökemem çoğunlukla. İnsanlarla her şeyi paylaşmanın da bir manası yok neticede. Maazallah yarın bir gün başımıza ne geleceği belli değil. Allah korusun insanlar bunları da bir yazılı belge niteliğinde bizi yargılamak istedikleri, o tek taraflı mahkemelerinde kullanmak isteyebilir.
Ne düşündüm ama değil mi? Sanki bu kadar düşününce sırrına erecekmişim gibi bu saçma ve bir o kadar da enteresan olan dünyanın. Sırrına ermek dedim de aklıma geldi: Ben pek sırrına eremem yaşadıklarımın, hep bir açık kapı bırakırım ki birileri gelsin o eremediğim sırrı açıklasın isterim.
Bu ne olduğunu idrak edemediğim dünyanın içinde ne olduğunu da anlamadığım olayların içinde bulurum sıklıkla kendimi. Yani ne yapıyoruz? Varlık sebebimiz ne bu dünyada? Bir konuşma izlemiştim, biz bu dünyaya mutlu olmak için gelmedik imtihan olmak için geldik, diyordu. Peki imtihan olmak için geldiysek neden adaletli bir imtihan değil, diye sorgulayacağım. Tam da bu anda bu cümleyi kurduğum için korkmaya başlıyorum. Allah’a isyan etmiş olmaktan korkuyorum. Neden bu kadar çok korkuyorum. Bize neden bu kadar çok korkmamız gerektiği öğretildi bilmiyorum. Ama delirmiş gibi de korkmaya devam ediyorum. Oysaki isyan etme değil de benimki sadece bir serzeniş. Belki kadere, belki yanlış seçimlere, belki de hiç gelmeyen güzel şeylere birer serzeniş. Hepsine biraz, hepsine eşit mesafeden. Hayat da böyle değil midir zaten, her şeye eşit mesafeden bir bakış. Bazen ne gördüğümüzü unutacak kadar eşit mesafeden hatta…
Kırgınlıklarım eşit değil ama birazına daha fazla kırgınım. Sonuçta kalbin de kırılma yerleri ayrı ayrı. Her seferinde aynı yerden kırılmıyor ki insan. Kırıldığı yerlerde de farklı acı hissine ulaşıyor. Kimi yerde daha sakin tepkiler verirken kimi yerde canı daha çok yanıyor insanın. Gerçi bazen üst üste kırıldığımız noktaları da var kalbin, daha da hiçbir alçı tutmaz burayı, dediğimiz türden. Hakikaten de alçı tutmuyor. Çok klişe bir söz söyleyeceğim şimdi hazırlanın: ‘Bir vazo kırılınca bütün parçaları toplayıp yapıştırsan bile eskisi gibi olur mu? Su sızar içindeki çiçek kurur.’ diyordu Çalıkuşu Feride. Şimdi siz söyleyin su sızan vazoyla görevi yalnızca kan pompalamak olmayan kalbin halini? Kim bilir?
Geçenlerde özlemek kelimesi ile ilgili bir şeyler okudum: özlemek, kelime kökeni olarak özden geliyormuş. Özünden, ta içinden birinin yokluğunu hissetmekmiş. Ben ta içimden öyle büyük özlem duyuyorum ki birçok duyguya bunun tarifi imkânsız. Sanki yüreğimin bir tarafında kocaman bir et parçasını koparmışlar gibi acı çekiyorum. İnsan hiçbir parçası eksikken tam olabilir mi? Birini ya da bir duyguyu özlerken de tam olamayız işte.
Vallahi ben özlemenin de anasını ağlattım. O kadar özledim ve özlemeye devam ediyorum ki birçok şeyi ve duyguyu; artık özleyen yerlerimde kocaman oyuklar oluştu. Su sızıyor ve su alıyor yine aynı yerden şıp şıp. Oyuklarımla yaşamaya alışamadım fakat kendimi bırakıp yeni bir ben kiralayacak bütçem de yok. Şıpılaya şıpılaya devam ediyorum oyuklarla dolu kalbimin bulunduğu kendimle. Bu evden başka gidecek evim yok da ondan böyle. Çünkü bir kitapta okumuştum, yazar diyor ki: bu dünyada kendimizden başka gidecek evimiz yok. Yoksa herkes gider kendinden uzağa hem de çok uzağa. Güzel şeyler görmeyi ve daha iyi hissetmeyi umduğu diyarlara gider muhakkak.
Yunan şair Konstantinos Kavafis: “Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. Bu şehir arkandan gelecektir.” demiş. O zaman kalbimizden başka gidecek yerimizin olmadığı bu kadar aşikarken neyi savaşını veriyoruz. Özlemek de sevmek de üzülüp, incinmek de bizim kalbimizin meselesi ne bunları yok sayabilir ne de onlarsız yaşayabiliriz. Şimdi ben anasını ağlattığım şeyleri yanıma alıp kendi kalbimde biraz da babasını ağlatmaya gidiyorum. Çünkü başka denizim yok. Başka kalbim yok dolayısıyla kendimden başka evim yok. Bu dünyadaki karamsarlığı, kötülüğü yalnızca kendi kalbimde soğutabilir ve yine kendi evimde iyileştirebilirim. İnsan kendiyle iyileşti mi gerçek anlamda iyileşebilir çünkü. Kendimi de alıp kalbime misafir olacağım. Kendi denizimde kendi gemimi kafamın istediği yöne süreceğim. Vesselam…

















