Korku dediğimiz şeyin ne kadarı gerçek, ne kadarı zihnimizin gerçeğin üzerine ördüğü hikâyedir?
Belki de korkularımızın bir kısmı, henüz yaşanmamış felaketlere ilişkin varsayımlarımızdan ibarettir. Zihnimiz ihtimalleri gerçeklerin yerine koyar; olabilecek olanı olmuş gibi yaşar, kaybedebileceğimizi kaybetmiş gibi yasını tutarız. Henüz başlamadığımız bir yolun bizi başarısızlığa götüreceğine, henüz tanımadığımız insanların bizi reddedeceğine inanır, sonra da bütün bunlardan korunmak için hayatı daraltırız.
Bilişsel çarpıtmalar tam da burada başlar: Bir ihtimali kesinlik, bir belirsizliği tehdit, bir aksiliği felaket olarak yorumladığımızda… Zihnimiz bazen tehlikeyi haber vermekle kalmaz, onu kendi içinde büyütür. Bir bakışta yargılanmayı, bir sessizlikte reddedilmeyi, bir başarısızlıkta hayatın sonunu görürüz. Oysa her düşünce gerçek, her hissettiğimiz tehdit hakiki bir tehlikenin kanıtı değildir.
Belki de korkularımızın merkezinde kaybetme ihtimali vardır: Başarısızlık, yalnızlık, sevilmeme, alıştığımız düzenin bozulması… Fakat bazen kaybetmekten korktuğumuz şey, elimizdekilerden çok, onları kaybettiğimizde kim olacağımızdır. Bu yüzden bizi küçülten koşullarda kalır, gitmemiz gereken yerlerden ayrılmayı erteler, kaybetmemek uğruna kendimizden vazgeçeriz ve farkına varmadan, kaybetmekten korktuğumuz hayatı korumaya çalışırken yaşamak istediğimiz hayattan uzaklaşırız.
Korku, çoğu zaman bir korunma çabasıdır. Bizi incinmekten ve belirsizlikten uzak tutmak ister. Ancak korumakla hapsetmek arasındaki çizgi incedir. Bir kez korktuğumuz için yapmadığımız şey, bir sonraki vazgeçişimize gerekçe olur. Kaçınmak geçici bir rahatlama sağlar; zamanla dünya değil, dünyayla temasımız küçülür. Başlangıçta yalnızca bir adımı erteleyen korku, sonunda bütün hayatımızın sınırlarını çizebilir. Oysa cesaret, korkusuzluk değildir. Korkunun verdiği hükmü sorgulayabilmek, onun çizdiği haritanın dışına bakabilmektir.
Stoacı düşünür Epiktetos’un yaklaşımında, bizi sarsan şeyler kadar olaylar hakkında verdiğimiz hükümler de önemlidir. Aklımıza gelen bir düşünceyle onu doğru kabul etmek aynı şey değildir. “Başarısız olabilirim” düşüncesiyle “Başarısız olursam hayatım biter” yargısı arasında büyük bir uçurum vardır. İlki bir ihtimali kabul eder; ikincisi henüz yaşanmamış bir olayı felakete dönüştürür.
Belki de özgürlüğümüz, zihnimizin her söylediğine inanmamayı öğrendiğimiz yerde başlar. Çünkü bazen gerçek bir tehlikeden değil, tehlikeye ilişkin düşüncemizden kaçarız.
Bu, her korkunun temelsiz olduğu anlamına gelmez. Cesaret, kendini tehlikeye düşüncesizce atmak değil; gerçek riskle zihnin büyüttüğü felaket senaryosunu ayırt edebilmektir. Bazen geri çekilmek bilgeliktir, bazen ilerlemek. Önemli olan, kararlarımızı korkunun otomatik hükümlerine teslim etmemektir.
Antik Yunan düşüncesindeki Khronos, ölçülebilen zamanı; Kairos ise doğru anı, bir fırsatın kendine özgü açıklığını anlatır. Hayatımızı sürekli daha hazır olmayı, daha az korkmayı, şartların uygunlaşmasını bekleyerek geçirebiliriz. Oysa belirsizliğin bütünüyle ortadan kalkmasını beklemek, yaşamı ertelemenin başka bir biçimidir. Her risk fırsat değildir; fakat her fırsat da korkularımızın geçmesini beklemez.
Gemiler limanda güvendedir, ama denize açılmak için yapılmışlardır. Limanda kalmak onları fırtınadan koruyabilir; fakat ne kadar yol alabileceklerini hiçbir zaman öğrenemeyiz. İnsan da denemediği sürece başarısız olmayabilir. Ama neyi başarabileceğini de bilemez.
Belki de bu yüzden geçiciliği hatırlamak önemlidir. Tibetli rahiplerin günlerce emek vererek oluşturdukları kum mandalalarını tamamladıktan sonra dağıtmaları, güzelliğin değerinin sonsuza dek sürmesinden kaynaklanmadığını hatırlatır. Bir şeyi sevmek, onu sonsuza kadar elimizde tutabileceğimize inanmak değildir. Emek vermek, sonucunu bütünüyle kontrol edebilmek değildir. Her şeyin geçici olması, hiçbir şeyin değerli olmadığı anlamına gelmez; bazen tam tersine, değerini daha görünür kılar.
Ölüm, yalnızlık ve kayıpla yüzleşmek kolay değildir. Fakat bu gerçekleri zihnimizden bütünüyle uzaklaştırmaya çalışırken yaşamayı da erteliyor olabiliriz. Belki ölümden korktuğumuz kadar, yaşamadan ölmekten; yalnız kalmaktan korktuğumuz kadar, kendimizle baş başa kalamamaktan da korkmalıyız.
İnsan bazen gerçekten istediği hayatın peşinden gitmek yerine, en az incineceği hayatı kurmaya çalışır. Reddedilmemek için kendini göstermez, başarısız olmamak için başlamaz, kaybetmemek için bağ kurmaz. Sonunda kendisini korumayı başarır; fakat koruduğu şeyin bir hayat mı, yoksa hayatın dışında kalma biçimi mi olduğunu sorgulamaz.
Çünkü her seçim bir şeyden vazgeçmektir. Kararsızlık da bir seçimdir; yalnızca bedelini daha geç öderiz. Bir yolu seçmek diğer yolları geride bırakmayı gerektirir. Fakat hiçbir yolu seçmemek, bütün yolların sonsuza dek açık kalmasını sağlamaz.
Belki de korkularımızı yenmek, onları bütünüyle susturmak değildir. Onları anlamak, sınamak ve gerektiğinde onlara rağmen hareket edebilmektir. Hayatın haritasında yalnızca uçurumlar yoktur; geçitler, köprüler ve henüz keşfetmediğimiz yollar da vardır.
Asıl mesele korkmadan yaşamak değil, korkunun bizim yerimize yaşamamasını sağlamaktır. Çünkü bir gün geriye dönüp baktığımızda, en çok hangi riskin bizi incittiğini değil, hangi korkunun bizi hiç yola çıkarmadığını da düşünebiliriz.


















