Bu siteyi kullanarak Gizlilik Politikası'nı ve Kullanım Şartları'nı kabul etmiş olursunuz.
Kabul et
HayrendişHayrendişHayrendiş
  • Ana Sayfa
  • Hakkımızda
  • Yazarlar
  • Kategoriler
    • Aile
    • Araştırma
    • Bilim & Kurgu
    • Bilişim & Teknoloji
    • Biyografi
    • Sevgi & Aşk
    • Çeşitli Bilgiler
    • Çocuk
    • Denemeler
    • Edebiyat
      • Öyküler
      • Şiirler
      • Hatıralar
      • Mesajlar
      • Sözler
    • Eğitim
    • Felsefe
    • Finans
    • Genel
    • Gezi
    • Güncel
    • Günlük
    • Hayvanlar Alemi
    • Hukuk
    • İlahiyat
    • İş ve Meslek
    • Kişisel Gelişim
    • Kitap & Dergi
    • Kültür & Sanat
    • Maneviyat
    • Motivasyon
    • Müzik
    • Nostalji
    • Psikoloji
    • Sağlık
    • Sevgi & Aşk
    • Sosyoloji
    • Spor
    • Tarih
      • Tarihi Mekanlar
    • Toplum
    • TV & Sinema
    • Yaşam
    • Yemek & Mutfak
    • Aile
    • Araştırma
    • Bilim & Kurgu
    • Bilişim & Teknoloji
    • Biyografi
    • Çeşitli Bilgiler
    • Çocuk
    • Denemeler
    • Edebiyat
    • Eğitim
    • Felsefe
    • Finans
    • Genel
    • Gezi
    • Güncel
    • Günlük
    • Hayvanlar Alemi
    • Hukuk
    • İlahiyat
    • İş ve Meslek
    • Kişisel Gelişim
    • Kitap & Dergi
    • Kültür & Sanat
    • Maneviyat
    • Motivasyon
    • Müzik
    • Nostalji
    • Psikoloji
    • Sağlık
    • Sevgi & Aşk
    • Sosyoloji
    • Spor
    • Tarih
    • Toplum
    • TV & Sinema
    • Yaşam
    • Hatıralar
    • Masallar
    • Mesajlar
    • Öyküler
    • Şiirler
    • Sözler
    • Tarihi Mekanlar
    • Yemek & Mutfak
    • Doğa ve Bitkiler
  • Okuma Listem
    • Okuma Geçmişi
    • İlgi Alanları
  • İletişim
Arama
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Yazarlar
  • Başvuru
  • Gizlilik politikası
  • İletişim
© 2024 Hayrendiş - Sitede yer alan makale, yazı ve şiirlerin tüm hakları yazarlarına ve Hayrendis.com'a aittir. Kaynak gösterilerek de olsa kullanılamaz. Web Tasarım: YD Web
Okunuyor: Kilit Kapandığı An
Paylaş
Bildirimler Daha fazla göster
Yazı Tipi Yeniden BoyutlandırıcıAa
HayrendişHayrendiş
Yazı Tipi Yeniden BoyutlandırıcıAa
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Yazarlar
  • Başvuru
  • Gizlilik politikası
  • İletişim
Arama
  • Ana Sayfa
  • Hakkımızda
  • Yazarlar
  • Kategoriler
    • Aile
    • Araştırma
    • Bilim & Kurgu
    • Bilişim & Teknoloji
    • Biyografi
    • Sevgi & Aşk
    • Çeşitli Bilgiler
    • Çocuk
    • Denemeler
    • Edebiyat
    • Eğitim
    • Felsefe
    • Finans
    • Genel
    • Gezi
    • Güncel
    • Günlük
    • Hayvanlar Alemi
    • Hukuk
    • İlahiyat
    • İş ve Meslek
    • Kişisel Gelişim
    • Kitap & Dergi
    • Kültür & Sanat
    • Maneviyat
    • Motivasyon
    • Müzik
    • Nostalji
    • Psikoloji
    • Sağlık
    • Sevgi & Aşk
    • Sosyoloji
    • Spor
    • Tarih
    • Toplum
    • TV & Sinema
    • Yaşam
    • Yemek & Mutfak
  • Okuma Listem
    • Okuma Geçmişi
    • İlgi Alanları
  • İletişim
Bizi takip edin
© 2024 Hayrendiş - Sitede yer alan makale, yazı ve şiirlerin tüm hakları yazarlarına ve Hayrendis.com'a aittir. Kaynak gösterilerek de olsa kullanılamaz. Web Tasarım: YD Web
Hayrendiş > Edebiyat > Öyküler > Kilit Kapandığı An
Öyküler

Kilit Kapandığı An

Banu Yurtsever
Yayınlanma 15 Haziran 2026
10 Görüntüleme
Yorum yapılmamış
Paylaş
17 Dak. Okuma
Paylaş

Bilirsiniz… İnsan bazen hatta çoğu zaman, ki itiraf edeyim: özellikle kaçacak bir yer aradığında farklı olanın izini sürer. Bu kimi zaman uzaklaşmak kimi zaman yüzleşmeye açılan bir yoldur. Seçimler, istekler yolda kendini belli eden bir parçalar bütününe götürür bizi. Kimi zaman ise bu yorucu sürüklenişten uzaklaşarak unuttuğumuz ruhumuzu, dinginliği hatırlamak isteriz…

Benim de bu hakkı kendime vermeyeli uzun zaman olmuştu. Şüpheli düşüncelerden uzak, yitirilmiş benlik kıskacından kurtulmuş bir insan olmayı, içimde var olan o ikinci insanı özlemiştim. Bir tür nefes alma biçimi, hayata uzaktan bakma lüksü…

Hayatın bize sunduğu bütün rolleri deneme hakkımız varmış gibi davranarak usta bir dedektif gibi her adımda başka bir kimliğin içine sızıyorduk. Ne gariptir ki ruhumuz bedenimizin haberi bile olmadan sürekli yer değiştiriyordu. Harekette olmak yaşamın en gizli ve dürüst akışıydı. Yaşamanın hakkını vermek tam da böyle oluyordu. Yoksa bu sadece var olma çabasını süslü cümlelerle gizleme yolu muydu? Nitekim biliyordum ki insan kendini kandırma konusunda tahmin ettiğinden çok daha yaratıcıydı.

Şehir şehir başka rollerimin varlığına duyduğum inançla yeniliğin izini sürmek… İşte bütün hayat amacım buydu. Böyle zamanlarda hayat bir matruşkaya dönüyor ve ben bir kâşif oluyordum. Bavullarımı hazırlarken ellerim kangrene dönüyordu. Daha dün bir davette prenses rolüne soyunacaktım evet, aynada gördüğüm şahsiyet kısa süreli bir kraliçe sanrısı yaşıyordu. Ama şimdi… Ayaklı bir vestiyere dönmüştüm. Üstümde, hayatım boyunca biriktirdiğim kıyafetlerin, karakterlerin, savunmaların yükü. İnsan bazen ne taşıdığını bilmediği için bu kadar ağır geliyordu kendine. Gitmek ve kalmanın tam ortasında bir boşlukta süzülüyordum. Hayat boşluk kabul etmeyen bir zaman ile beni kuşatmıştı. Yetişmem gereken bir otobüs saatini hatırlamamla hızlanarak arabaya inmem bir oldu.

Arabamın bagajını açtım. O an zamanın beni unuttuğunu düşündüm. Bir filmin en sarsıcı anında internetimin kopmasından daha farklı bir an değildi. Işık, bagajın iç duvarına vurup geri sıçradı. İnsan bazen kendi geçmişiyle bu kadar sert karşılaşıyordu. Gözümü kamaştıran bir rüya sahnesinde gibiydim. Üstümdeki siyah blazer ceketim ve kalem eteğim ile bu ana oldukça hazırlıksız yakalanmıştım.

Benim arabamda bana ait olmayan bir paket gözüme ilişti. Durdum. Yaşamın süregelen hengamesini ancak bu şekilde durdurabilirdim. Sıradan bir paket hiç de sıradan olmayan bir şekilde arabama girmişti Hayatımın en karanlık yerlerinde benden bile saklanan nice unutulmuş hatıram gibi zamansız ve oldukça ani surette karşımda belirmişti. Ben onun yanında bir gölgeden ibaret kalıyordum. ‘’Biri hayatımın en karanlık yerini bulmuş’’ dedim kendi kendime (!) Kesinlikle. Hayatımı ele geçirmeye çalışan birinin gizli düşünceleri bir mürekkep lekesi gibi zehrini fışkırtmıştı.

‘’Bunu ben koymadım’’ derken her harf zihnimde bir çukura döndü. Değil mi ki gerçek kabul edilen her daim insana merhem sunarak yaşatıyor bizi o halde ben de gerçeğin dillendirilmesinde saklı bir teselli bulabilirdim. İnsan bazı şeyleri yüksek sesle söyledikçe daha çok inandırıcı olacağını düşünüyor (!)

Tam o anda bedenimle iş birliği içine giren zihnim, en talihsiz zamanda, bana oldukça kuvvetli veriler sunmaya başladı. Kalabalıkla çoğalan ihtimallerin peşine bir dedektif misali düşerek elimdeki feneri usulca geçmişime döndürdüm. Davetle süslenmiş bir gecenin ortasından geliyordum. Işıkları fazla parlak, insanları fazla iddialı ve ben her zamanki gibi rolüne fazla hazırlıksız yakalanmış bir oyuncu…

Ceketimi çıkardığım esnada sesi fazla nazik olan biri ‘’Sizin için kenara bırakayım’’ diyerek elimden ceketimi usulca almıştı. Bu kalabalık davette vestiyere bile hemen yer bulamazken her taraf parfüm ve görgü kirliliğinin eklendiği kasvetli bir haldeydi. Bu atmosfer konsiyerje elimdeki ceketi hemen uzatarak kalabalığın en kuytu köşesine hızlıca geçmemi sağladı. Naziklik çoğu zaman bir şeyleri saklama çabasıydı. Bu durum beni yapay nezaketlerden kaçarak hakiki acıları tercih etmeye yöneltiyordu.

Ceketimi uzatırken arkamda bir kadın konuşuyordu. Tonalitesi hafif, ama niyeti keskin insanlardan. Yanılmam. “Bırak oraya, misafirimiz özel,” demişti. Benim kulağım “misafirimiz” kelimesinde takılı kaldı. Ben kimin misafiriydim? Konsiyerj ceketimi alırken iki eliyle bir şey yerleştirir gibi davranmıştı hafif bir bastırma hareketi, sanki ceplerimden birine not, para ya da daha kötüsü bir sır sıkıştırıyormuş gibi. O an fark etmemiştim. Fark etmemek benim en gelişmiş savunma mekanizmamdı. Fakat bu hareket arabamın kilidini açan bir etkiye sahipti.

Şimdi ise önümde duran paketin bana fısıldadıklarıyla baş başaydım. Bir davetin gölgesi, kadının sesi, görevlinin gereğinden fazla yumuşak hareketleri birleşip tek bir nesnede toplanmıştı.

Pakete dokundum. Soğuktu. Unutulmuşluğun ıssızlığını üzerinde muhafaza ediyordu. Soğukluğun suçla, ihanetle ya da kaderle ilgisi olduğunu düşünmek saçma geliyor olabilir; ama insanın hayal gücü bazen gerçeğin kendisinden daha dürüsttü.

Üstünde benim adım olan paketin kenarında başına bir şey gelen kargolar gibi yanları yırtık bir not vardı: ‘’Yazgından kaçamazsın. Bunu açarsan, yarın oynayacağın versiyonun değişir.’’. Titreyen parmaklarımın arasında bir yaprak gibi sallanan kelimeler açık duran bagajın içinde tehlikeyi sezip kendine kapalı kalan düşüncemin kilitlerini zorluyordu.

Hayatın tam ortasında bir sokak lambası altında kalakalmıştım. İstediğim her şey bir bir oluyordu. Başarılı bir kariyer, değişen zihniyetler, etkilenen hayatlar… Fakat şimdi zihnim kancayla tutturulmuş gibi tek bir zamanda asılı kalıyordu. Kim olabilirdi… Zaman zaman şahit olmuşsunuzdur, beynimiz tamamlamaya odaklıdır. Her şeyi… Benim ise her bir soru beynimde eksik cümleler şeklinde dolaşıyordu.

Zamanı geri sarmaya başladım, bir boşlukta bütün gerçek saklı olabilirdi. Çokça kalabalık olan o davet gecesinde güzel bir piyano dinletisi ardından ikramlardan alarak neredeyse herkesle bir bir görüşme sağlama imkanı bulmuştum. Arabamın yanında değildim o otoparktaydı. Otoparkta ve güvende… Peki bana kim arabadan inerken eşlik etmişti? Konsiyerj!

Paketi o koymuş olabilir miydi? O zamana ait yaşadıklarım gözümün önünden birer birer geçiyordu.

Piyasadaki ışıklar salonun camlarında sönüp yanarken, ben vestiyere doğru ilerliyordum. Piyano çalıyor, tuşların sesi, salonda düzgün bir ritim gibi yankılanıyordu; ama bir parçada notalar gereksiz yere uzadı. Parmaklar notada takıldı, koltuğunda oturan her insan biraz gerildi. Piyanistin yüzünde bir gülümseme yoktu, gözleri notların arkasında hesap yapan bir analistin bakışıyla donuktu. İki ölçüyü fazla almak, bir yerlerde bir sinyal beklediğini düşündürdü bana. Alkışların gelmesi gecikmişti; piyanist sanki sahnenin bir yerinde bir onay işareti arıyordu.

Konsiyerjin ceketimin kumaşına değen elini anımsadım. Hareketi kusursuz olmalıydı ama bir anlık duraksama vardı. Parmak uçları ceket cebime hafifçe bastırıp geri çekildi. Bana bir şey vermiş gibiydi; O kadar hızlı ve o kadar doğal ki kimse fark etmedi. Gözleri etrafa kaydıktan sonra bana bakmadı; daha doğrusu, bana bakmak istemiyordu. Sanki arkasına bakıp ‘her şey yolunda’ onayını isteyen bir düşüncedeydi.

Hemen sağımda, Hande duruyordu. Elleri boştu; giysisi sade, yüzü biraz solgun… Bakışları etrafa soğukkanlılıkla karışıyordu. Telefonuna kısa bir bakış attı, parmaklarını bir iki harf eğip mesajı kapattı. Yanından geçen biri ona çarptı; Hande gözünü kısıp, sinirli ama kısa bir hareketle omzunu çekti. “Affedersiniz” demedi. Bu anlık sertlik, onu suçlu değil, sadece sıkılmış biri yaptı kafamda. Hande’nin eli boştu; görünüşü suç işleyenlere ait değildi. O sahnenin bir parçası bile sayılmazdı.

Piyanistin elleri tekrar hızlandı; notalar dalga gibi ilerledi ama bu sefer perdeyi uzun bir suskunluk takip etti. Alkışlar geldiğinde konsiyerj cebindeki hareketi telafi etmeye çalışırcasına pozunu düzeltti; yüzünde profesyonel bir yorgunluk, dudak kenarında bir mırıltı belirdi. Herkes kendi işine geri döndü ama salonun bir köşesinde, piyanistin gecikmeli bakışı ve konsiyerjin bekletici eli arasında bir şeyler kayganlaşıyordu.

Elimdeki paketin şekli dikdörtgen değil, birinin bilinçaltı tarafından aceleyle katlanmış bir origamiydi. Köşeleri eşit değil. Hatta biri içeri doğru çökmüş tıpkı hatırlamak istemediğim anılar gibi. İçi gözükmüyor fakat dokunmadan bile biliyorum. Üzerimde unutulmuş bir parmak izi gibi duruyor. Ben pakete bakarken, o da bana bakıyor gibi. Derin bir nefes aldım. Hava soğuk değildi ama nefesim içime çökmüştü. O an bir çatlak açıldı zihnimde. Bir ışık zihnimden içeri sızdı.

Davet salonu, benim hafızamı taklit eden bir mekanizma gibi çalışıyordu. Her ışık her gölge her ses… Sandığımdan daha seçici şekilde kaydedilmişti. Konsiyerjin yüzü bulanık, elindeki mantolar düşecek gibi duruyor ama düşmüyor. Dokunuşları hızlı değil, tutarsız. Objelere değil, kendi düşüncelerine çarpıyor gibi. Bir noktada paketle aynı masadan geçiyor. Eğilip bir şeyi düzeltir gibi yapıyor, ama neyi düzelttiğini hatırlamıyorum. Bu kadar “önemsiz” görünen bir hareket neden bu kadar net?

Düşüncem bir anlığına titredi. Sanki kaydı izlerken parazit girdi. Piyanistin o bir anlık sessizliğe çarpan bakışı, sanki yanlış notaya değil de paketin içinden fırlamaya hazır bir sırrın ucuna saplanan bir ok gibiydi. Hande’nin yarım aydınlık yüzünde titreşen parıltılar, paketi hiç dokunmamış gibi yaparken bile ‘onu ben mi koydum?’ ihtimalini görünmez bir eldivenle siliyordu.

Konsiyerjin aceleyle yaptığı, saklamayı andırmayan ama saklanmış bir hatayı ele veren o beceriksiz dokunuşu, paketi istemeden en yanlış kişinin üzerine yapıştırıyordu. Ben ise gecenin kırık hatıraları arasından paketi kimin bıraktığını ararken, zihnim en bariz ayrıntıları ısrarla eleyip yalnızca beni yanlış yöne sürükleyen gölgeleri büyütüyordu. Bu ambalaj herkesin birbirine devrettiği görünmez bir suçluluk gibi, el değiştirdikçe anlam kazanıp sonunda açıldığında gerçeği yalnızca susarak ifşa eden tek tanığın kendisi olduğunu hatırlatıyordu.

O gece üzerime geçirdiğim rolün fazlasıyla steril, ölçülü ve güvenli oluşu paketin varlığıyla çatırdamaya başlamıştı. Kalabalığın uğultusu zihnimde yükselirken fark ettim. Paket, benim kim olduğumu değil, kim olmak zorunda kaldığımı yokluyordu. Her düşüncemde içimdeki seslerin birer tehdide dönüştüğünü hissediyordum. Özellikle “Bunu açarsan, yarın oynayacağın versiyonun değişir.” cümlesi yolumu bulanıklaştırıyordu. Bu tehdit değil bir yönlendirmeydi. Sanki görünmez bir yönetmen beni köşeye çekip yeni bir sahne için işaret verirken yarın hangi kimlikle insan içine çıkacağımın ilk taslağını oluşturuyordu. Bir alternatif rota. Bir eşik.

Kağıdı araladığım an, rolümün değiştiğini hissettim. “Herkes kendi yerini biliyor, seninkini değiştirme vakti geldi.” Önce kapağın üstündeki sözler şimdi bu. Cümlenin tonu, kelimeleri sıralanışı, hatta mürekkebin baskısı… Bırakan kişi benim kim olduğumu biliyordu. Dahası, kim olmak zorunda kalacağımı da. Bu paket beni seçmemişti. Zaten ben çoktan seçilmiştim. Ve artık eski rolü oynama lüksüm yoktu.

Karşımda bir kutudan çok daha fazlası duruyordu. Bu insanın nüfus cüzdanı gibiydi. Kendi ağzı yok, dili yok…Ne olduğunu, neye yaradığını ancak üstündeki yazılar söylüyor. Parlak tasarımı havalı bir anlamı düşündürüyor içindekinden daha cazip bir albeniye sahip. Ambalaj gerçekliği manipüle ederek anlık bir cazibenin elinde insanı mahkûm ediyor. Kimliğini açık eden bir logo yok. İçimdeki korkuyla karışık merak duygum ise şüpheli bir insan olmamı sağlıyor. Bu küçük karton şey, dopamin makinesi gibi çalışıyor. Anlıyorum ki çocukken hediye açmanın verdiği his aslında hiç ölmemiş.

Bazı hediyeler ise bir bedel gerektirirmiş. Büyük bir oyunun içindeydim. Oyunun varlığını kabul kuralları değiştirebilme özgürlüğü de verir miydi Kimsenin herhangi bir eylemi üstlenmediği bu düzen insanları daha dikkatli okumama yol açıyordu.

Anahtarlıklı not defterimi açtım . ‘’Güne not kimliğimin belirlendiği bir yer hayat mıdır?’’ cümlelerini güne kazıdım. İçimdeki şüphenin sıkıştırdığı kalbim bana sadece iyiliği görmemi söylerken her şüphemin altında bir doğruluk payı olduğunu da biliyordum. Elime ne geçebilirdi ki hangi olayın peşinde olsam kime güvensem hep hüsrana karışmıyor muydu halim. İçimdeki şu sonsuz merak duygusu da olmasa… Başkaları tarafından kontrol edilmenin kuyusuna yine düşmek istemiyordum ki ben. Ne onlar kadar karmaşık ne de bir süs eşyası kadar şatafatlıydım.

Ama insan… İnsanlar birbirinin aynasıydı. Benim korkularımı derinleştiren konveks aynalar coğrafyası! Konsiyerj de öyleydi işte. Temiz bir vitrin. Saygılı bir yönlendirme. Sakin ve zaman zaman donuk bakışlar… Konuşmaya kalktığınız her an gözünü zar gibi çevirip büyük oyunların küçük hamlesi olmayı yeğlemiş bir hal içinde vicdanını susturan biri…

Vicdanı susan nerede konuşmayı tercih ederdi? Var olmaya muhtaç olan insan kendini bu dünyaya nasıl ait hissedebilirdi?

Anahtarlıklı not defterinin arasındaki sayfa açılırken, kalın mürekkepli bir satır dışarı taşıyordu.

Parmak uçlarım soğudu. Elim titremeye başlamıştı ama bu korku değildi; daha tehlikeli bir şeydi: tanıma hissi. Bu el yazısını daha önce görmüştüm. Bir yerde. Birinde.

Tam o sırada telefonum çaldı. Ekranda numara yoktu. Sadece “Gizli Arama”. Açtım. Sessizlik. Nefesini duydum önce. Çok hafif, ama kesin. Birinin beni seyrederken duyduğu içten bir nefes. Sonra, o nefesin ardına gizlenen bir ses konuştu. Ne kadın, ne erkek; dikkatle ayarlanmış bir ton. Sanki bir metni ezberlemiş bir aktör gibi:

“Paketi sen açmadın… değil mi?”

Boğazım kurudu. Defter avucumda ısındı. Cevap veremedim. Ses devam etti:

“Rolünü çöpe atma. Yarın seni tanımayacaklar. Bu iyi bir şey.”

“Kimsin sen?” diyebildim. Kısa bir gülüş geldi. Yorgun, kırık ama net bir gülüş.

“Ben?” dedi. “Ben sadece… seni senden önce gören biriyim.” Telefon kapandı.

Araba sessizliğe gömüldü. Elim, hiç kıpırdamayan bagaj ışığının altında paketin kenarına uzandı. Bu defa tereddüt yoktu. Not defterinin içindeki ilk sayfada tek bir cümle vardı:

“Geldiğinde konuşacağız. Sakın gecikme.”

Altında bir imza yoktu. Sadece… tanıdık bir nokta işareti. Birinin her cümlenin sonuna koyduğu, bana özgü olduğunu söylediği o alışkanlık gibiydi.

Arabanın içi yavaşça kararıyordu; günün son ışığı, ön camın köşesine sıkışmış bir hatıra gibi duruyordu. Paket hâlâ oradaydı. Defter dizimin üzerinde açık; sayfaların üzerinde dolaşan gölgeler, sanki benim değilmişim gibi davranıyordu.

Telefonun kesilmiş sesi hâlâ kulağımda çınlıyordu ama asıl gürültü içimdeydi:
Bana ait olup olmadığını bilmediğim bir cümle kıpırdıyor, bir fay hattı gibi genişliyordu: “Yarın seni tanımayacaklar. Bu iyi bir şey.”

Bu cümlenin tehdidinde değil, özgürlüğünde sıkıştım. Tanınmamak…

Belki de ilk kez gerçekten yaşayacağım andı bu. Çünkü bir ömrü, başkalarının beni tanıdığı kişi gibi davranarak geçirmiştim. Bir ömrü, başkalarının benden beklediği rolün içinde tüketmiştim. Belki de o yüzden defterdeki el yazısını tanımıştım:

Benim değildi ama benim hayatımın gölgesiydi.

Paketin ipini çektim. Kâğıt gergin bir nefes gibi açıldı. İçinden bir şey düştü:

Küçük, düz bir kart.

Üzerinde tek bir satır:

“Seni tanımadıkları gün, nihayet yazdığın kişi olacaksın.”

Ve altında tarih vardı. Bugün değil. Dün değil. Yarın da değil.

Beş yıl sonrası.

Kim yapmıştı bunu? Neden? Nasıl?

Sorular birer çengel gibi zihnime asıldı. Ama o anda, ilk defa, hiçbirini cevaplamak istemedim. Çünkü beş yıl sonra var olması beklenen kişi, bugünkü hâlimden çok daha dürüst biriydi. Kurgularla, bahanelerle, kaçışlarla değil kendi varlığının çıplak yasıyla ve çıplak cesaretiyle yazılmış biri.

Kartı parmaklarımın arasında çevirdim. Kelimeler çok hafifti; ama anlamları bir kapının ağırlığı kadar sertti. O an şunu fark ettim: Bu paket bana bir şey öğretmiyordu. Beni bir yere çağırmıyordu. Bir komplo değildi. Bir tehdit de değildi.

Bu paket, beş yıl sonraki benim eliyle bugünkü beni öldürmek için gönderilmişti. Öldürülmesi gereken şey ben değil; beni yıllardır oynatan rolümdü.

Arabanın motorunu çalıştırdım. Radyoda frekans bozuldu; parazitleri dinledim bir süre. Sonra, ilk kez hiçbir açıklama bulamayan zihnin o sessiz noktasına ulaştım.

Defteri kapattım. Kilit kendi kendine tık diye yerine oturdu. O ses, bir hayatın bittiğini değil nihayet başladığını ilan eden bir sesti. Ben, ilk kez, hiçbir role ait olmadan, sadece kendime doğru sürdüm.

Bu Yazar/Şaire Ait (Banu Yurtsever) Son 5 İçerik:

Gerçeklik, Algı ve Zihnin İnşa Ettiği Dünya

Yıldızların Örtüsüz Bilgeliği

Algoritmik Bir Arafta Ruhun Sessizliği

Kül Rengi Gökyüzü Altında

Siyah İnci

ETİKETLER:Banu YurtseverBanu Yurtsever öykülerikilit öyküsükimlik öyküsüönerilenleröyküler
Bu İçeriği Paylaş
Facebook Whatsapp Whatsapp Bağlantıyı kopyala Yazdır
Tepki Ver
Hayran0
Mutlu0
Üzgün0
Uykulu0
Sinirli0
Şaşkın0
Göz Kırp0
YazanBanu Yurtsever
Takip Et
Yazar
Önceki İçerik Kimin Öcünü Aldın
Yorum yapılmamış Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sosyal Medya

FacebookBeğen
XTakip Et
InstagramTakip Et
YoutubeAbone Ol

Yeni İçerikler

Kimin Öcünü Aldın
Mehmet Aras
Şiirler
15 Haziran 2026
15 Görüntüleme
Unutulan Kelimelerin Ağırlığı
Yalçın Sevim
Denemeler Kişisel Gelişim
15 Haziran 2026
16 Görüntüleme
Alışverişte Dürüstlük: Toplumsal Güvenin ve Manevi Sorumluluğun Temeli
Mesut Alan
Maneviyat Yaşam
14 Haziran 2026
272 Görüntüleme
Konuşamayan İnsanlardan Öğrendiklerim
Nuriyya Novruzova
Sağlık
14 Haziran 2026
44 Görüntüleme
GLP-1 Hormonu Nedir? Kilo Kontrolü ve Metabolizma Üzerindeki Güçlü Etkileri
Nurseda Aysan
Sağlık
14 Haziran 2026
34 Görüntüleme

En Çok Yorumlananlar

Minimalizm
Yaşam
Hepimiz Yorgunuz
Güncel Toplum
30 yorum
Aynanın Söylediği
Öyküler
26 yorum
Pilav
Hatıralar Öyküler
26 yorum
Her Şey Kendini Tanımakla Başlar
Öyküler
25 yorum

Bunları da beğenebilirsin

Felsefe

İnsanın Arayışı

3 Şubat 2025
İlahiyatManeviyat

Maddiyatın Sarhoşluğu ve Ruhun Çöküşü

17 Ağustos 2025
Nostalji

Zamanın Birinde

8 Ekim 2023
GenelYaşam

Ne Kadar Sanal Bu Hayat

4 Mart 2024
//

Hayatın Lezzeti “Hayrendiş” Olmakta!

Kurumsal

  • Hakkımızda
  • Künye
  • Yazarlar
  • Başvuru
  • Gizlilik politikası
  • İletişim

Hızlı Menü

  • Tüm Gönderiler
  • Bugün Eklenenler
  • Okuma Listem
  • İlgi Alanları

Hayrendiş, bilgiye erişimi kolaylaştırmayı ve herkesin ilgi alanlarına uygun içerikler bulabilmesini sağlamayı hedeflemektedir. Türkiye’deki ve dünyanın dört bir yanındaki Türk dilini bilen ve konuşan insanlarla iletişim kurarak, farklı bakış açıları ve deneyimlerle dolu bir çevrimiçi topluluk oluşturmayı arzuluyoruz. Vizyonumuz, bilgiyi paylaşma ve öğrenme deneyiminizi zenginleştirmektir.

HayrendişHayrendiş
Bizi takip edin
© 2025 Hayrendiş - Sitede yer alan makale, yazı ve şiirlerin tüm hakları yazarlarına ve Hayrendis.com'a aittir. Kaynak gösterilerek de olsa kullanılamaz. Web Tasarım: YD Web Tasarım
  • Hakkımızda
  • Künye
  • Yazarlar
  • Başvuru
  • Gizlilik politikası
  • İletişim
Tekrar Hoş Geldiniz!

Hesabınıza giriş yapın

Username or Email Address
Password

Şifreni mi unuttun?