İnsan, hayatı boyunca iki kutup arasında gidip gelen bitimsiz bir dengenin peşindedir. Ayaklarımızın bastığı zemindeki varoluş ve zihnimizin süzüldüğü göklerdeki vizyon. Yeryüzü; çalışma azmini, somut gerçeklerle yüzleşmeyi, mücadeleyi ve Stoacıların dikkat çektiği o yalın, kaçınılmaz ihtiyaçları temsil eder. Gökyüzü ise arzularımızın, ütopik ideallerimizin, düşlerimizin ve sınır tanımayan vizyonumuzun evidir. Ancak insanı en çok yoran yanılsama, göğü ararken yeryüzüne sırt çevirmek ya da toprağa çakılıp gökyüzünün varlığını unutmaktır. Oysa mesele atlas gibi dünyayı omuzlamak değil; göğün ilhamını, yerin yüküyle birleştirebilme cesaretini göstermektir.
Bazen mutluluğu ve huzuru, sadece aydınlık olduğu için yanlış yerlerde ararken buluruz kendimizi. Diogenes’in gündüz vakti elinde fenerle insan araması gibi bir arayıştır bu. Alain de Botton’un hatırlattığı gibi: Dondurucu bir soğukta asıl ihtiyacımız sıradan bir monttur; fakat modern zihin bize bambaşka arzuları, statüleri, unvanları dayatır. İsteklerimizin kökenine inip gerçek ihtiyaçlarımızı fark etmediğimizde, zihnimizi varsayımlar esir alır. Oysa varsaymak, aklın donmasıdır. Gözümüzün önündeki hakikati köreltir. Hakikati gören göz, hayretle dünyayı izlemeye başladığında, asıl aradığı mutluluk ve huzurun içinde gizli bir hazine olduğunu hayranlıkla seyreylemenin gücünü anlar. Rûmi’nin dediği gibi: “Aklını sat, hayreti satın al.” Hayret, hayatımızda sıradanın içindeki mucizeyi gözler önüne seren ince bir nüanstır.
Bu yoldaki bir diğer tuzak ise hayallerimizi eyleme dönüştürmek yerine, onları sürekli konuşarak tüketmektir. Bir ideali henüz gerçekleşmeden herkese anlatmak, zihne sahte bir başarmışlık tatmini sunar ve asıl eyleme geçişi geciktirir.
Hayat yolculuğunda hedefler ile değerler arasındaki ayrımı iyi yapmak gerekir. Hedefler, ulaştığımızda biten noktalardır; bir üniversiteyi bitirmek ya da bir mevkiye ulaşmak gibi. Sadece hedefe odaklı bir yaşam, insanı ve dünyayı küçülten dar bir paranteze hapseder. Değerler ise rotamızı çizen tükenmez ilkelerdir. Öğrenmeye, merak etmeye her daim açık olmak gibi.
Van Gogh, yaşadığı dönemde sistemin gözünde “başarısız” bir ressam olarak hayata veda etti, fakat değerlerine sadık kalarak insanlık tarihinin en büyük miraslarından birini bıraktı. İçsel değerleriyle dışsal eylemlerini bütünleştiremeyen insan, bölünmüş bir kişilik yaşar. Epiktetos’un vurguladığı gibi: Hangi rolü oynayacağını sen seçemezsin, ama o rolü nasıl oynayacağını sen belirlersin. Karakter, tam da bu sahnede ortaya konularak belirginleşir.
Durgun su zamanla tazeliğini kaybeder ve çürür; değişim ve canlılık harekettedir. Ancak sürekli saksısı değiştirilen bir çiçek de kök salamadan kurur. Yaşamın sırrı aktif bir bekleme halindedir; yani sebat, ısrar ve sabırla harmanlanmış aktif bir umut.
İnsan gelişimi Çin bambusu gibidir. Toprağın altında beş yıl boyunca hiçbir hareket görünmez; ancak beşinci yılın sonunda birkaç haftada metrelerce boy atar. Hakiki başarı, dışarıdan hiçbir şeyin fark edilmediği o görünmez eylem ve inanç döneminde saklıdır.
Şüphe ve sürekli eleştiri, çoğu zaman güvensizliğin ve cesaretsizliğin sesidir. Isaac Newton, optik üzerine yaptığı devrimsel çalışmasını paylaşmak için kendisini amansızca eleştiren rakibinin ölümünü beklemek zorunda kalmıştı. Oysa insan ne istediğini netleştirdiğinde ve tüm hücreleriyle o inanç etrafında birleştiğinde, hayat ona bir şekilde yol açar.
Michelangelo’nun heykeltıraşlık tanımında olduğu gibi: “Asıl sanat, mermerin içindeki özü ortaya çıkarmak için fazlalıkları yontup atmaktır.” Yaşam da böyledir; gereksiz arzuları, “el âlem ne der” korkusunu ve özümüzü unutturan asimilasyonu ayıkladığımızda geriye katıksız karakterimiz kalır. Ödenecek bir bedel yoksa, elde edilecek gerçek bir değer de yoktur. Kaf Dağı’na ulaşmak isteyen Simurg kuşları gibi, bilinmeyenin korkusunu aşanlar kendi küllerinden yeniden doğarlar.
Yarınlar, göksel düşlerinin büyüklüğüne inanıp yersel adımlarını kararlılıkla atanlarındır.
















