Ekim ayını seviyorum.
Bu havayı seviyorum, bu tarihi sokakları,
kaldırımları, bütün bağları, bahçeleri, Murat Nehrini, ilkbaharda açan laleleri.
Bugün kaleme aldığım yazımda, mizahi biraz da trajik duygularla ilgileneceksiniz ya da ilgilenmeyeceksiniz, tamamen okura bıraktım soluklanmayı. Evdeki eski radyodan bir senfoni çalıyordu. “Burası Muş’tur, yolu yokuştur, giden gelmiyor, acep ne iştir.” Muş’ta yaşayıp da bu türkünün hikayesini bilmemek olmaz. Bu türkü ilk olarak 1944 yılında Düriye Keskin adlı bir sanatçımızdan derlenmiştir. Tabi sanatçı bu türküyü icra ederken aslından uzaklaşmadan “Burası Huş’tur, yolu yokuştur. Giden gelmiyor, acep nedendir?” şeklinde söylemiştir.
Bu, acı, hüzünlü ve yas tutan bir türkünün hikayesidir. Tarihi bilinmemektedir. Aslında bilinmektedir fakat herkes farklı bir tarih anlatır. Ancak biz olayın gerçek yönünü, bu durumu yaşayan ve aktaranların sözleriyle türküye dönüştürülmüş şekliyle ifade edelim. Anlatanların ifadesine göre o dönemde Osmanlı, Yemen çölünde zorlu bir savaşa girmiştir. Divanlar toplanmış, savaş ve koşulları haftalar boyunca tartışılmıştır. Nihayetinde, çözüm olarak Yemen bölgelerine vilayetlerden oluşturulacak bir alay gönderilmesine karar verilmiştir. Düşünülmektedir ki yalnızca bir vilayetten gelen birlikler akraba ve hısım olduklarından, birbirlerine bağlılıkları ve dayanışmaları sayesinde savaş alanından kaçma durumu mümkün olmayacaktır. Duyurular yapılır yapılmaz Osmanlı’nın dört bir yanından uzun beklemelere rağmen bu oluşuma katılmak için istekli olan çıkmaz. Gerçekten istek olmasına karşın, Osmanlı’nın arzuladığı gibi bir durum yaşanmaz. Farklı vilayetlerden gelen bu gönüllü sayısı da yetersiz kalmıştır. Bu sırada Muş’tan Bulanık, Malazgirt ve Varto’dan bir ses yükselmiştir; “Hepimiz buradayız, gönüllüyüz Yemen çöllerine gitmeye.” Durum yönetime iletilince yetkililer sayıyı kontrol eder ve yeterli bulurlar. Böylece Muş’tan Yemen çöllerine bir redif alayı gönderilmesine karar verilir. Asker Yemen’e hareket eder fakat geri dönen olmaz. İşte bu türkü, giden ama geri dönemeyen o isimsiz kahramanların Muş’ta kalan sevgilisinin sesi, özlemi, acısı ve derin duygusudur.
O an ruhumu, varlığımı derinden saran, belki de sarsan soruların verdiği rahatsızlığı hissettim. Ay ekim, yapraklar sararmış, ağaçlar çoktan dallarındaki yükü toprağa bırakmıştı. Güneşli bir gökyüzünün altında özgürce ağır adımlarla yürüdüğümü düşledim. Sonra Muş’un sevecen ama ruhsuz görüntüsüyle gerçeğe döndüm. Hiçbir şey olmamış gibi İrademi infilak etmeden devam etmeliydim günortasına. İçinde bulunduğumuz yaşamın tercihlerine, bizden beklentilerine de karanlık içerisinde parıldayan ışık tutmalıydık zannımca. Ne kadar acı bir his aslında. İçimizdeki parazitleşen duyguları neden besler ki insanoğlu yıllarca? Geçmişe dönme şansım olsaydı, bugünkü aklımla yıkıma, kıyıma, acıya, eleme sebep olan ne varsa mücadele ederdim güçlü bir şövalye tavrıyla. Rüzgârın bile bizatihi benle bir meselesi olmalıydı, çehreme soğukça gâh sertçe, gâh şiddetlice çarparak esiyordu. Ekim’in en tatlı esintisiydi yine de. Cumhuriyet sevinci olmalıydı bu şehirde. Ne bir bayrak ne bir balon süslemişti şehrin upuzun tarihi kent sokağını. Bihaber yaşanıyordu sanki aylar. Ne önemliydi ne de önemi taşıyordu içerisinde. Oysa Cumhuriyet’in ilanının yıl dönümü yaklaşıyordu. Cumhuriyet, insanın birey olma yolunda yöneleceği önemli bir yol ayrımıdır. Cumhuriyet, fikren ve bedenen hür olan insanın başlangıcıydı. Cumhuriyet, kendi köklerinden yeniden doğuşun ilanıydı.
İşte Ekim ayı millî bir duygunun yanında mevsimin de değiştiğinin habercisidir. Havalar git gide soğuyacak. Tabiat iyiden iyiye buz kesmeye, şekil değiştirmeye, buzdan kristaller örmeye başlayacaktı yakında. Mevsimlerde bir ikilem, sanki geçtiğim mevsim önceki mevsim değil, hatta gökyüzü bile aynı gökyüzü değil gibiydi. Tuhaf zikzaklar çizerek uçuşan kuşlar bile boşluğa düşeceklermiş korkusu. İnsanların bakışları tedirgin, birbirine öylesine ya da böylesine bakıp bakıp geçiyorlardı her mekânda. Amiyane tabirle hiç davetkâr olmayan ama herkeste misafir kalmak isteyen ruh hâlleri sarmıştı bütün şehri. Fakir ve sıkıntılı bir hayatın toplumsal çöküşü belki. Epeydir mutlu olduğumuza inandırıldık belli ki. Etraftaki herkes, her şey huzursuzmuş gibi geliyor. Bu durum normal değil ama emin olun, bu da geçecek, derin bir tiksintiye gerek yok fikrimce. Yağmurdan sonra evren tazelenmişti, ruhumun dirildiğini hissettim kümelenmiş bulutların altında. Bambaşka renklerle karşılaşacak ve bu mevsimin içinde var olacak kadar çeşit çeşit libasların giyildiği mezuniyet balosunun büyülü sahnesinin adıdır Ekim.

















