Gökyüzünden güneşin, bulutlardan yağmurun eksildiği ve sen kılaptan ipliklerden dokunmuş murassa bir gün sonuydun. Birazcık safsalayarak biraz sarsarak bitmeyen istençlere mağrur mu olmuştun, yoksa vakur mu durmuştun? Anlayışlı, tatlı dillerin arkasına gizemlerle saklanış küçümser, kibirli sesler yankılanıyor ulu orta kulaklarıma. Yaşamaya doyamadığım mahbubum, demek isterdim gün kavuşurken. Pekâla yaşıyorduk ya da yaşamadan eksiliyorduk gün sonunda. Biraz sence, biraz bence. Salakçasına mutlu olabilmek de hiçbir şey yapamadan eksik bir sitem ile nihayet bulabilmekte güne dairdi. Tanımlayamadığım, bir ad bile koyamadığım bir ağustos ayının yüksek gölgesi, bir divan şiirinin makta beyti gibiydin. Aynı muhteşem toprakların kokusunu duyumsayan rüzgâra da biraz hasret kalmıştık. İnsanoğluna ne zaman emr-i hak vaki olur bilinmez ama gün kavuşurken yine ölümü hatırladım sessizce. Konuş ey gün! Hep, yolda olmak mı, nefes alabilmek mi, nefessiz kalabilmek mi senin payanın (son)? Hiç yumuşak boyun eğişin, dinlendirici bir melodikan yok muydu senin? Şunu da bilebilmek erdemi hasıl olmalıydı herkeste. Varılmazdı hiçbir yere, bir günde. Gün kavuşurken erkence. Düşünceden dile damıtılan bir cümle vuruyor zibâ-yı ruy günlük defterime. Sonra akşam, davetsiz gelen ağırbaşlı bir misafir gibi, penceremin önüne ilişti sessizce. Gölgeler uzadıkça içimde yarım kalmış yollar beliriyor; her biri başka bir zamana, başka bir ihtimale açılıyormuşçasına. İşte insan tam da böyle, bazen yürüdüğü yoldan değil, yüreğindeki yolculuktan yoruluyor. Bir kelime, bir bakış, bir koku, uzaktan gelen bir ses yolculukta yoldaşı oluyor insanın. Laciverte bürünürken gün, Oğuz Atay okunuyor vakitli, vakitsizce. Seni çok mu yalnız bıraktılar sevgilim? Bu cümle sadece sayfalar akıp giderken paragraflara kaçan gizlerle örülü girişik bileşik bir cümle. Evet diyorsun, seni, beni, bizi hep yalnızlık çehrelemişti kalabalıklar arasında. Artık hiç kimsenin hiç kimsesi olmadığını da anlıyorsun günün sonunda. Oğuz Atay ya da Orhan Veli’nin Nahit Hanım’a mektubunda seslendiği gibi ruh inceliği, beklenmiyor herkesten. Orhan Veli’yi anımsamışken birlikte tanıklık edelim nasıl, güzel sevdiğine.
“Bir de sevgilim vardır pek muteber,”
“İsmini söyleyemem!”
Derken sevgilisini ismini sadece mülk-i dil, yani gönül ülkesinde yaşamıştır. Orhan Veli de otuz altı yıllık kısacık ömründe onca yoksulluk, yalnızlık, yokluk içerisinde güzel sevmişti. Orhan Veli’nin “Bekliyorum” şiiriyle nihayete erdirelim gün kavuşurken yazımızı:
“Bekliyorum, öyle bir havada gel ki,”
“Vazgeçmek mümkün olmasın!”

















