Gün öylesine yormuştu ki, artık aklında sadece eve gidip yüzüstü yatağa gömülmek vardı. Bitkin adımlarla yürürken önüne fırlayan arabayla bir anda irkildi. Nefesini derin bir içine çekmişti ki, önce bir gümleme, sonra peşinden acı bir fren sesi duydu.
İki araba peş peşe yolun ortasında duruyordu. Ortalık bir anda karıştı; iki şoför bir anda fırladılar araçlarından ve tek kelime konuşmadan birbirlerine vurmaya başladılar. Etraftan birileri gelene kadar iyice hırpaladılar birbirlerini.
Öylece durdu; yorgunluğu, iş, gerginliği, evde bekleyen işler… Hiçbiri yoktu aklında. Şahit olduğu bu kargaşa aklını kilitlemişti. Bir hiç uğruna canları yanmıştı ikisinin de. Öfke ne kadar tehlikeli bir duyguydu. Kıran, döken, parçalayan. Azıcık sakin kalabilseler zaten geçecekti öfkeleri…
Öyle miydi gerçekte? Duygularımız mı tehlikeliydi? Zararlı, korunulası olan duygularımız mıydı?
Duygu, insan ruhunda hayatı hissedebilmek ve devam ettirebilmek için hayati önem taşıyan bir unsurdur. Korku, sevinç, heyecan, coşku, şefkat, acıma, kutlama; daha birçok his bizim canlılığımızı ortaya çıkaran varımız. Sorun davranışlarımızda. Duygu, hareket mekanizmamız; davranışı tetikliyor. Görevi bu. Ruhun içindeki enerjiyle bedenin içini harekete geçiriyor. Duygusallaşınca ağlamak veya sakinleşmek arasındaki farkı, anı yakalayıp kontrol eden zihin belirliyor.
Kontrolü eline almadığında duygun, tüm davranışlarını kontrol etmeye başlıyor. Öyle ki, bir zaman sonra sadece duyguların akıttığı selde pişmanlıklara doğru sürükleniyor insan. Öfke, kendimizi koruyabilmek için geliştirilmiş sistemin son bekçisi. Onu aştıktan sonra iç dünyamızda yıkım başlıyor. O bariyer bizi kabul etme veya reddetme noktasına taşıyor. Doğal olarak hareketimiz ona göre şekilleniyor.
En güçlü duygunun atak hızı, üç ila beş dakika sonrasında hızla etkisini yitirir. O üç beş dakikalık süre içinde kendini fark etmeyip sadece hissettiğine teslim olursan, ne gelirse o hızla davranışa dönüşüp akar.
Sözün, pişman olacağın yerlere taşır seni. Ne dediğini fark etmeden salıverirsin. Ta ki sonunda ah vah’a gidene kadar. Kalp kırmak, ağzı bozmak, hakaretler… İçinde ne olduğu çok önemli değil; senin dışında, duygunun pusulasında koşar gider dilin.
Elinde öfkeden nasiplenir, ayağında. Piknik ateşi gibidir öfke; odun attıkça alevlenir. Durmak, beklemek, hissettiklerini dinlendirmek, demlendirmek… Aksi halde pişmanlık acısıyla dövünmek.
Duygu enerjisiyle yükselen, pişmanlık bayırından tepe taklak yuvarlanır. Yarası bir kendinde değil, etrafındaki herkeste oluşur. Kırılmışlık enerjisi, içinde alevlendiğinde başlayan yangın, karşındakinde hasar oluşturuyor. Haksızlığa uğramışlık ve mazlum olma hâli, kontrolü yitirdiğinde zalim ve insafsızlığa götürüyor seni. İnce bir çizgi; bulunduğun yeri fark etmediğinde sert bir rüzgâr gibi savurup vuruyor yere seni.
Öfke sıcak ve yakıcı bir duygu; zararlı ve tehlikeli değil. Tetiklediği davranış kontrolsüz ise yıkıcı ve zararlı olabilir. Şaha kalkan doru misali, tam zamanında çekmezsen yularını, üzerinden savurur seni.
Ruhun seni, hassas dengeler üzerinde anı hissedebildiğinde kendinde tutar. Zamanı kaçırıp farkındalığı atladığında hasar tespiti sırasında uyandırır. Her şey olmuş bitmiştir; fırtına dalı yaprağı kırıp savurmuştur.
Ah keşkelerin hemen önünde, gözünü karartan kontrolsüz öfke vardır. Duygunun geçiciliğini davranışınla kalıcılığa dönüştürürsün. Hapishanelerde sayısız insan, sadece o kontrolsüz davranışın bedelini öderken suçu masum ve içgüdüsel duygusuna yüklemektedir.
Sevgisinin içerdiği yoğunluğu kontrol edemediğinde nefsinin oyuncağı olan; merhametin lezzetini hissedemediğinde zulme yelken açan; cesaretin verdiği hazla sınırları yok sayan; korku yüreğini kapladığında işinden gücünden kalan… Hep aynı derdin çilekeşidir.
İçinden habersiz, kendinden gafil; sadece nefes alıp veren, nefsine varlığını hediye eden bir ziyankârdır. Zamanı, ruhunun kıvrımlarına düşen renk ve lekeleri tanımak ve tamamlamakta kullananların ömrü, pişmanlık ve acıdan mahfuz geçer.
Nelerden müteşekkil olduğunu, nelere muhtaç, nelerden ari olması gerektiğini keşfedene ne kendisi zarar verebilir ne de başka biri. O, sınırlarını belirlediği güvenli bir alanda ömrünü huzur içinde geçirir. Ne tasallut eden nefsi ne zorlayan muhatabı onu yoramaz. Ömür, çok hızla boşalan serum şişesi gibidir. Onu yavaşlatan ise sadece neyi istediğini iyi bilmek ve kontrolü elinde tutabilmektir.
Anda olup farkındalığı üst seviyeye getirip, hiç kaçırmadan duygu ve düşünceleri derleyip düzenleyenlerindir hayat. Tadını çıkara çıkara doldururlar mahdut zamanlarını.
Her nefesin kıymetini bilip varlığında duygularıyla barışıp, davranışlarını derleyenler bahtiyar ve mesrur olurlar. Rabbim, iki cihan saadetini yaşayanlardan eylesin hepimizi…

















