İnsan bazen ne hissettiğini anlamakta zorlanır. İçinde bir ağırlık vardır ama bu ağırlığın adını koyamaz. Üzgün müdür, kırgın mı, yoksa yalnızca yorgun mu olduğunu ayırt edemez. Çünkü kişi uzun süre boyunca kendi duygularını geri plana attığında zamanla kendisiyle olan temasını da kaybetmeye başlar.
Bu yabancılaşma genellikle bir anda ortaya çıkmaz. Daha çok, kişinin kendisini sürekli ertelediği küçük anların birikimiyle büyür. Kırıldığı halde belli etmemek ya da yorulduğu halde dinlenmeyi reddetmek. Zamanla bunların hepsi kişinin ihtiyaçlarını fark etmesini zorlaştırır.
Özellikle çocukluk döneminde sevgiyi ya da bağı kaybetmemek için uyumlu olmak zorunda hisseden çocuk bu davranışı zamanla bir hayatta kalma biçimine dönüştürür. Kendi duygularını bastırmayı öğrenir. Yetişkinlikte ise kişi çoğu zaman kendini doğrudan ifade etmek yerine süreci idare etmeyi öğrenir. Böylece çevresindeki herkesin neye ihtiyacı olduğunu bilen fakat kendi duygularına giderek yabancılaşan biri haline gelir.
Dışarıdan bakıldığında bu insanlar genellikle oldukça güçlü görünür. Çünkü duygusal yüklerini erken yaşta taşımayı öğrenmişlerdir. Fakat bu dayanıklılık, çoğu zaman kişinin kendi duygularını bastırarak ayakta kalmasıyla oluşur. Zamanla da kişi hayatın içinde var olmaya devam eder ama kendi yaşamına ait değilmiş gibi hisseder. Yalnızlık hissi de çoğu zaman burada ortaya çıkar.
İyileşme, insanın yeniden kendisine dönmesiyle başlar. Ne hissettiğini ve neyi istemediğini dürüstçe fark edebilmek gerekir. Çünkü insan kendine yaklaşmadan hiçbir yerde tam anlamıyla ait hissedemez.
Kendimize yaklaşmak her zaman büyük adımlarla olmak zorunda değildir. Bazen sırf karşı taraf üzülmesin diye söylenen bir evet yerine hayır diyebilmek bile bu bağın başlangıcıdır. Yorulduğumuzu kabul etmek ve kendi duygularımıza alan açmak bu teması yeniden güçlendirir.
İnsan aslında dış dünyada değil, kendisine temas edemediğinde kaybolur. Ve kişi kaybolduğu yerden kendine dönebildiği ölçüde iyileşir.
















