Bazı düşünceler insanı rahatlatmaz. Aksine, alıştığı kalabalığı dağıtır. Kendi sesini duymasını kolaylaştırmaz; kaçtığı yerlere yaklaştırır. Bu yüzden bazı metinleri okurken insanın içi daralır. Çünkü ilk kez, başkalarının cümleleri sustuğunda geriye ne kaldığını fark eder.
Bu tür bir karşılaşma insanı yalnızlaştırmaz aslında. Sadece, yalnızlığı gizleyen şeyleri bir süreliğine ortadan kaldırır: alışkanlıkları, rolleri, onay ihtiyacını… Geriye kalan ses ise çoğu zaman yabancıdır. Tanıdık gelmez. Çünkü uzun zamandır bastırılmıştır.
İnsan genellikle kendi sesinden korktuğunu itiraf etmez. Bunun yerine onu şekillendirir, yumuşatır, kabul edilebilir hâle getirir. Toplumun diliyle konuşur, doğru cümleleri seçer, yanlış hisleri erteler. Böylece iç ses zamanla duyulmayan bir uğultuya dönüşür. Vardır ama yok gibidir.
Tam da bu noktada Nietzsche rahatsız edici bir yerden konuşur. İnsanı sakinleştiren düşünceleri değil, sığınılan açıklamaları hedef alır. Ne yapmamız gerektiğini söylemez; neden bu kadar çok saklandığımızı sorgulatır. Onun metinleri yol göstermez, yön duygusunu bozar. Çünkü bazen insanın kaybolması, bulunduğu yerin sahte olduğunu fark etmesinin tek yoludur.
Nietzsche’yi zorlayıcı kılan karanlığı değil, kaçışsızlığıdır. Okuru teselli etmez, ait olduğu kalabalığa geri göndermez. Tam tersine, insanı kendi sesiyle baş başa bırakır. Bu yüzden onunla karşılaşmak bir aydınlanma anı gibi değil, uzun bir sessizlik gibi yaşanır. İçinde konuşacak kimse kalmadığında insan ilk kez gerçekten kendini duymaya başlar.
Bu düşüncelerle karşılaştığımda daha güçlü hissetmedim. Aksine, bir süre ne yapacağımı bilemedim. Kendime anlattığım gerekçeler sustuğunda yerlerini dolduracak yeni cümleler de hemen gelmedi. Bir boşluk oluştu; aceleyle kapatmak istemediğim bir boşluk. Çünkü fark ettim ki çoğu zaman cevap aramak da bir kaçış biçimi. Oysa bazı düşünceler insandan bir yön değil, o yönsüzlüğe bir süre dayanmasını ister.
Bu hâl rahatsız ediciydi. Çünkü alıştığım denge, düşüncelerimin tutarlılığı değil; onları hızlıca anlamlandırabilme becerimdi. Şimdi ise anladığımı sandığım şeyler geri çekilmişti. Geriye kalan, açıklaması olmayan bir farkındalıktı. Kendimle baş başa kaldığımda ne kadar az kelimeye sahip olduğumu görmek gibi.
Belki de bu yüzden bazı düşüncelerle kurulan ilişki öğretici değil, dönüştürücüdür. İnsan onlardan bir şey öğrenmez; ama bir süreliğine bildiklerini kaybeder. Ve bu kayıp, çoğu zaman yeni bir düşünceden daha sarsıcıdır.
Bu noktada kalabalık meselesi kendiliğinden belirir. İnsan çoğu zaman bir yere ait olduğu için değil, yalnız kalmamak için kalabalıkta durur. Bu kalabalık bazen bir düşünce, bazen bir ahlak, bazen de “böyle gelmiş böyle gider” cümlesinin etrafında toplanmış bir sessizliktir.
Sürü fikri genellikle sert bir suçlama gibi okunur. Oysa asıl mesele başkaları değil; insanın kendine kurduğu konforlu çoğunluktur. Yalnız kalmamak için benimsenen fikirler, sorgulanmayan doğrular, ait hissedilen ama içten içe daraltan yerler… Kalabalık çoğu zaman gürültülü değil; aksine fazlasıyla düzenlidir.
Bu yüzden kalabalıktan ayrılmak bir cesaret meselesi gibi anlatılır. Oysa daha çok bir katlanma meselesidir: kendi sesini duymaya katlanmak. Onu hemen düzeltmemeye, yumuşatmamakta ısrar etmeye katlanmak. Çünkü insan çoğu zaman yalnız kalmaktan değil, yalnız kaldığında ortaya çıkan kendisinden çekinir.
Belki de insanın en zor öğrendiği şey, kalabalığın çekildiği yerde kalabilmektir. Orada ne alkış vardır ne yön gösteren bir işaret. Sadece duyulması zor bir ses kalır: kendi sesi. Nietzsche’nin rahatsız edici yanı tam da budur. İnsanı daha iyi bir yere götürmez; bulunduğu yerle baş başa bırakır. Ve insan o noktada ilk kez gerçekten bir seçimle karşılaşır.
Geri dönmek kolaydır. Kalmak ise açıklama istemez, ama bedel ister.
Belki de düşüncenin asıl gücü buradadır: İnsana ne yapacağını söylememesinde, ama kaçamayacağı bir yerde durmasında.

















