Birisinin fotoğrafını çekerken yalnızca o kişiye odaklanıyorsanız, ne yazık ki dar bir açıdan bakıyorsunuz demektir. Hâlbuki kadrajı genişletmeli, büyük resme ve arka plana da odaklanmalısınız. Merkezde çekeceğiniz insan yer almalı, arkadaki mekân ise o insana derinlik katan bir fon olmalıdır.
Geniş ve kapsamlı düşünmek, ufkunuzu genişlettiği gibi mekânı idrak etmenin hakkını verir ve insanı da içinde bulunduğu dar koordinatların dışına taşır. Böylelikle hayatı daha büyük görür, daha geniş düşünür ve karşılaştığınız manzaralardan daha hikmetli neticeler çıkarırsınız.
Örneğin, önünüzde şık bir kahve fincanı ve yanında özenle ikram edilmiş bir çikolata durduğunu düşünün. O güzel kahvenin dumanını ve kokusunu içinize çekerek anın keyfini çıkarmak varken, sırf köpüğü sönmeden fotoğrafını çekip sosyal medyada yayımlama telaşına düşmeniz, hikâyenizin ne kadar küçük ve kısa ömürlü olduğunu söyler.
Böyle bir paylaşım sizi büyütmez; aksine ufkunuzun darlığını, anı yaşamak yerine sergilemeyi seçtiğinizi ilan eder. İnsan bazen eski Türk filmlerindeki samimi sitemle “Ufkunuzun kapsamı iki çift fincan ve küçük bir sehpadan mı ibaret, a kuzum?” diye sormak istiyor.
Siz bunun yerine minik bir karıncanın kendi ağırlığının beş katı olan bir buğday tanesini nasıl bir gayretle taşıdığını yakalayabiliyor musunuz? İşte ona bakın. Objektifinizi yerdeki o küçücük karıncadan alıp semaya, sonsuz bulutlara taşıyabiliyor musunuz, bunun hesabını yapın.
Sonbaharın o tondan tona geçen eşsiz renklerine şahit olup balkona çıktığınızda, kadife kumaştan tek tek biçilmiş ve bir gül olarak tasarlanmış o binbir letafetteki güzellikte kendi ruhunuzu da güzelleştirebiliyor musunuz, bunu önemseyin.
Bugün ne yazık ki sanal dünyada insanlar, sırf takipçi sayılarını artırmak uğruna mutfaklarından yatak odalarına kadar en özel dünyalarını filtresizce paylaşmayı göze alıyorlar. Burada filtresiz derken elbette görüntü kalitesinden ya da dijital efektlerden bahsetmiyorum; bahsettiğim şey “gönül filtresidir”.
Gönlünüzdeki en güzel değerleri, elinizdeki en kıymetli ve özel varlıkları, yoldan gelip geçenin öylece baktığı ve dilediğince yorum yaptığı açık bir vitrin gibi sergilemek ne kadar doğrudur? Oysa sergilenen her şey başkaları tarafından kurcalanır, altı üstüne getirilir, bazen satın alınır, bazen de çok ucuza satılarak değersizleştirilir.
Oysa büyük fikirler ve köklü duygular, ancak geniş zamanlarda demlenerek ortaya çıkar. Bu demlenmiş fikirler, sadece sahibine fayda sağlamakla kalmaz, kendinden sonra gelen nesillere de bir ilaç, bir deva olur.
Yine günümüz dünyasına dönersek, sanal mecralar ve sosyal medya paylaşımları sayesinde hayatımıza yepyeni meslekler dâhil oldu. Bunların başında da influencer olup kolay yoldan para kazanmak geliyor. Bir bakıma beden yormadan, ter dökmeden ve bir iş yerine gitmeden gelir elde etme fikri cazip kılınıyor.
Eskiden insanlar fabrikalarda, imalathanelerde veya işletmelerde uzun saatler boyunca yorucu mesailer harcarlardı. Ancak bedenleri ne kadar yorulursa yorulsun, çok daha steril ve dingin bir yaşam sürerlerdi. Çünkü iletişimde oldukları insan sayısı belirli ve sınırlıydı; bu sınırlılık da kişinin özel hayatına bir huzur ve konfor alanı sağlardı.
Şimdi ise yaşadığınız her anı, özel hayatınızın en gizli detaylarını dünyanın her bir köşesindeki insanlara saniyeler içinde gösterebiliyorsunuz. Neticede o steril ve korunaklı ortamdan çıkıp kendinizden verdiğiniz bu özel tavizler yüzünden önce ruhunuz yıpranıyor. Ruh yıprandıktan sonra da bu durum kaçınılmaz olarak bedene ve zihne sirayet ediyor.
Geleneksel bir işletmede çalışan işçilerin başında bir şef, şefin üstünde ise bir müdür vardı. Dolayısıyla bir işçiye ne yapacağını söyleyecek, onu denetleyecek veya dikte edecek insan sayısı belliydi.
Şimdi ise bu sanal mecralar insana adeta şunu fısıldıyor: “Tüm özelini, güzelini ortaya saç, herkesin önüne savur!” Şüphesiz bu umarsızca yapılan paylaşımlar arttıkça, sizi gözetleyen ve takip eden gözlerin sayısı da katlanıyor. Siz ekran karşısında para kazandığınızı zannederken, aslında o binlerce göz attığınız her adımı dikte etmeye başlıyor. Paranın ve ilginin tadını aldıktan sonra paylaşım yapmak artık bir tercih değil, kaçınılamaz bir zorunluluk, hatta ağır bir bağımlılık hâline geliyor. Üstelik bu mecralar size “Sen para kazanırken ben de senin üzerinden kendi platformumu büyüteyim.” diyerek görünmez bir sözleşme sunuyor.
Farkında olmadan bu dijital sistem sizi kendi elemanı yapıyor. Sigara ve benzeri bağımlılıkların masum olduğunu kesinlikle söyleyemem; ancak onlar bile kişisel sınırlar içinde, daha dar bir alanda kalır.
Sosyal medya bağımlılığı ise insanı kitlelerin oyuncağı hâline getirir. Bir influencer’ı takip edenler de görünüşte bütün dünyayı geziyormuş, her şeyi biliyormuş hissine kapılsalar da günün sonunda avuçlarının içindeki o küçücük ekrana mahkûm olurlar ve kendi ufuklarını kendi elleriyle daraltırlar.
Aslında bu yazının başında ufkunuzu geniş tutmaktan, bir fotoğraf çekerken bile derinlik aramaktan bahsederken asıl kastettiğim şey şuydu: Ufkunuzun merkezinde her zaman çektiğiniz insan ve o insana duyduğunuz derin saygı olmalıdır. Arka plandaki fon veya mekân her zaman değişebilir ve geçicidir. Siz zaten sahip olduğunuz öz değerlerinizle, mahremiyetinizle ve duruşunuzla değerlisiniz.
Kendi özgün değerinizi, arka planda sürekli değişen, gelip geçici fonlara ve başkalarının bakışlarına heba etmeyin.

















