İnsan hayatı boyunca hep kazanmayı öğreniyor. Daha çocukken başlıyor bu öğreti. Kazanırsan alkışlanıyorsun, başarırsan takdir ediliyorsun, bir yerlere gelirsen değerli olduğun söyleniyor. Okulu kazanmak, işi kazanmak, parayı kazanmak, insanların sevgisini kazanmak, hayatta bir yer kazanmak…
Ama kimse bize kaybetmeyi öğretmiyor. Oysa hayatın en büyük derslerinin birçoğu kazandığımız zamanlarda değil, kaybettiğimiz zamanlarda çıkıyor karşımıza. Bir insanı kaybediyoruz mesela… Bir dostluğu, bir aşkı, yıllarca emek verdiğimiz bir ilişkiyi… Bazen bir işi, bir hayali, bazen de kendimize ait olduğunu düşündüğümüz bir hayatı. Ve ilk anda dünyanın sonu sanıyoruz.
“Bundan sonra ne olacak?” diyoruz.
Çünkü insan alıştığı şeyleri hayatının değişmez parçaları zannediyor. Her sabah gördüğü yüzlerin hep orada olacağını, aradığı insanların telefonun diğer ucunda daima bulunacağını, oturduğu sandalyenin, yürüdüğü yolun, kurduğu düzenin hiç değişmeyeceğini düşünüyor. Oysa hayatın kimseye böyle bir sözü yok. Hayat bazen hiç beklemediğimiz bir anda masayı dağıtıyor. Planlarımızı bozuyor. İnsanları yollarımızdan çıkarıyor. Kapıları kapatıyor ve bizi hiç bilmediğimiz bir yolun başında tek başımıza bırakıyor.
İşte biz buna “kaybetmek” diyoruz.
Belki de bazen yanlış isim veriyoruz. Çünkü bazı kayıplar aslında hayatın bize söylediği sessiz bir cümledir:
“Buraya kadardı. Şimdi başka bir yerden başlayacaksın.”
İnsan bunu kaybettiği anda anlayamıyor elbette. Canı yanarken kimse yeni başlangıçları düşünemiyor. Bir kapı yüzüne kapandığında hemen arkasında açılacak başka bir kapının hayalini kurmak kolay değil. Çünkü kaybetmenin bir yas dönemi vardır. İnsan önce inanamaz, öfkelenir, sonra “Keşke…”lerle başlayan cümleler kurar. Keşke şöyle yapmasaydım, biraz daha sabretseydim, o sözü söylemeseydim, daha önce gitseydim, daha önce kalsaydım ve insan bazen geçmişi değiştirebilmek için zihninde aynı günü yüzlerce kez yeniden yaşar. Ama hiçbir “keşke” geçmişi değiştirmez.
Bir süre sonra insanın önünde iki yol kalır: Ya kaybettiği şeyin başında ömür boyu bekleyecektir ya da kalan parçalarını toplayıp yeniden yola çıkacaktır.
İşte yeniden başlamak tam da burada başlar. Büyük kararlarla değil… Küçücük bir cümleyle: “Artık devam etmeliyim.”
Hayatta bazı şeyleri kaybetmeden kendimizi bulamıyoruz. Bu gerçeği kabul etmek zor ama böyle.
Bazen bir ilişki biter ve yıllar sonra fark ederiz ki o ilişkide en çok kaybettiğimiz kişi kendimizmişiz. Bir arkadaşlık sona erer ve anlarız ki yıllarca anlaşılmak için kendimizi anlatıp durmuşuz. Bir kapı kapanır ve sonradan görürüz ki o kapının önünde gereğinden fazla beklemişiz. Bazen bir insan gider ve onun ardından yalnızca onu değil, onun yanında olduğumuz eski hâlimizi de uğurlarız. İşte bazı vedalar bu yüzden iki kişiliktir.
Giden gider… Kalan da eski kendisine veda eder.
Sonra bir sabah uyanırsınız. Aynaya bakarsınız. Yüzünüz aynıdır ama siz artık aynı insan değilsinizdir. Daha az inanırsınız belki herkese. Ama kendinize biraz daha fazla güvenirsiniz. Daha az insan vardır çevrenizde. Ama kimlerin gerçekten yanınızda olduğunu daha iyi bilirsiniz. Eskisi kadar kolay bağlanmazsınız belki. Ama bağlandığınızda neyin kıymetli olduğunu daha iyi anlarsınız.
Çünkü kayıpların insana öğrettiği garip bir şey vardır: Azalan her şey eksilmek değildir. Bazen hayatınızdan insanlar azalır, huzurunuz çoğalır. Bazen kalabalığınız azalır, kendinize ayırdığınız yer çoğalır. Bazen beklentileriniz azalır, hayal kırıklıklarınız azalır. Bazen peşinden koştuğunuz şeyler azalır, kendinize yaklaşmaya başlarsınız.
Ve bir gün fark edersiniz: Siz aslında kaybetmemişsiniz. Sadece size ait olmayan yükleri bırakmışsınız. Özellikle belli bir yaştan sonra insan kaybetmeye başka türlü bakmaya başlıyor. Gençken her bitişi felaket sanıyoruz.
Bir aşk bittiğinde bir daha sevemeyeceğimizi, bir dostluk sona erdiğinde bir daha kimseye güvenemeyeceğimizi, bir hayal gerçekleşmediğinde hayatın bütün kapılarının kapandığını düşünüyoruz. Yıllar geçtikçe öğreniyoruz: İnsan yeniden seviyor. Yeniden güveniyor. Yeniden gülüyor. Yeniden hayal kuruyor.
Hatta bir zamanlar “Bunu kaybedersem yaşayamam.” dediği şey olmadan da yaşayabildiğini görüyor. İnsan sandığından çok daha güçlü. Fakat kendi gücünü çoğu zaman rahat zamanlarında tanımıyor. Fırtına çıktığında tanıyor. Kimsenin gelmediği günlerde… Kendi gözyaşını kendi sildiğinde… Kendi omzuna kendi başını koymayı öğrendiğinde… Bir kapının önünde beklemekten vazgeçip arkasını dönerek yürümeye başladığında… İşte insan kendisiyle o zaman tanışıyor.
Belki de hayatın en büyük yanılgılarından biri şudur: Bir şeyi çok istememiz, onun bizim için doğru olduğu anlamına gelmez. Bazen kalması için dua ettiğimiz insanlar gider. Olmasını istediğimiz şeyler olmaz. Uğruna yıllarca emek verdiğimiz hayaller gerçekleşmez ve biz bunu haksızlık sayarız. Sonra zaman geçer… Dönüp baktığımızda şöyle deriz: “İyi ki olmamış.”
Ne tuhaf değil mi?
Bir zamanlar gözyaşı döktüğümüz şey için yıllar sonra şükredebiliyoruz. Demek ki insan yaşarken her şeyin anlamını göremiyor. Bazı cevapları zaman veriyor. Bazı insanları mesafe anlatıyor. Bazı olayların neden yaşandığını ise ancak bambaşka bir hayata ulaştığımızda anlayabiliyoruz. Belki de bu yüzden kaybettiğimiz her şeyin ardından hemen hüküm vermemek gerekiyor. Çünkü bugün “kayıp” dediğiniz şey, yarın hayatınızın en büyük kurtuluşu olabilir.
Yeniden başlamak kolay değildir. Çünkü yeniden başlamak sadece yeni bir yol seçmek değildir. Eski yolu bırakmayı da gerektirir ve insanı asıl zorlayan budur.
Hatıralar vardır. Alışkanlıklar vardır. Verilmiş emekler vardır.
“Bunca yıl boşuna mıydı?” diye sorar insan. Hayır. Hiçbir şey boşuna değildir. Yaşadığınız hiçbir şey tamamen boşa gitmez. Bazı insanlar hayatınıza kalmak için değil, öğretmek için gelir. Bazı yollar sizi bir yere götürmek için değil, kim olduğunuzu göstermek için vardır. Bazı acılar sizi cezalandırmak için değil, artık taşımamanız gereken şeyleri fark ettirmek için yaşanır. Her yaşanmışlık insanda bir iz bırakır.
Mesele o izin yara olarak mı kalacağına, yoksa bir gün hayat dersine mi dönüşeceğine karar verebilmektir.
Yeniden başlamak için şehir değiştirmek gerekmez. Hayatınızı tamamen altüst etmek de gerekmez. Telefon rehberinizde artık aramayacağınız bir isme karar vermektir. Herkesi memnun etmeye çalışmayı bırakmaktır. “Hayır” diyebilmektir. Yıllardır ertelediğiniz bir şeyi kendiniz için yapmaktır. Sabah kahvenizi alıp pencerenin önüne oturduğunuzda ilk kez başkasının ne istediğini değil, “Ben ne istiyorum?” diye sormaktır. Ve belki de insanın gerçek hayatı tam o soruyla başlar. Çünkü yıllarca başkalarının beklentileriyle yaşayabiliyoruz. Aile ne der? Dostlar ne düşünür? El âlem nasıl karşılar? Ayıp olur mu? Yanlış anlaşılır mıyım? Kırılırlar mı? Giderler mi? Derken bir bakıyoruz ki herkesi hayatımızda tutmaya çalışırken kendimizi kendi hayatımızın dışına çıkarmışız.
Oysa bazı insanların gitmesine izin vermek gerekir. Bazı hikâyelerin bitmesine…
Bazı kapıların kapanmasına… Bazı hayallerin değişmesine… Çünkü hayat, her şeyi koruyarak ilerleyebileceğimiz bir yolculuk değil. Bazen ilerleyebilmek için bırakmak gerekir.
Bir ağacı düşünün. Sonbaharda yapraklarını kaybeder. Dışarıdan bakıldığında çıplak, yalnız ve güçsüz görünür. Ama ağaç bilir: Her dökülen yaprak ölüm değildir. Bazıları yeni yapraklara yer açmaktır. İnsan da böyledir. Hayatımızdan dökülen insanlar, alışkanlıklar, ilişkiler, hayaller vardır. Biz dallarımız boşaldığında öldüğümüzü sanırız. Oysa belki de bahara hazırlanıyoruzdur. Henüz bilmiyoruzdur. İşte umut biraz da budur: Henüz göremediğimiz baharlara inanabilmek.
Hayatın belli dönemlerinde insan geçmişine bakıp bir hesap yapıyor. Kimler geldi? Kimler gitti? Kimler söz verdi? Kimler tuttu? Kimler yarı yolda bıraktı? Kimlerin arkasından çok ağladık? Kimlerin yokluğuna zamanla alıştık? Ve sonra çok önemli bir şeyi fark ediyoruz: Hayat devam etmiş. Biz “Bundan sonrası olmaz.” dediğimiz hâlde olmuş. Güneş yeniden doğmuş. Sofralar yeniden kurulmuş. Yeni insanlar gelmiş. Yeni şarkılar sevmişiz. Yeni yerlerde kahve içmişiz. Bir zamanlar gözyaşı döktüğümüz anıları yıllar sonra gülümseyerek anlatmışız. Demek ki hiçbir acı ilk günkü büyüklüğünde kalmıyor. Zaman her şeyi unutturmuyor belki ama insanın omuzlarını güçlendiriyor. Taşıyamadığımızı sandığımız şeyleri taşımayı öğreniyoruz. Sonra bir gün bırakmayı da öğreniyoruz.
Bu yüzden bugün bir şey kaybettiyseniz hemen hayatın size sırtını döndüğünü düşünmeyin. Belki hayat sizi başka bir yola çağırıyordur. Belki artık size dar gelen bir yerde duruyordunuz. Belki yıllardır kapanması gereken bir kapının önünde bekliyordunuz. Belki başkasının hikâyesinde figüran olmaktan yoruldunuz ve hayat sizi kendi hikâyenizin başrolüne çağırıyor. Bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var: Her son yalnızca son değildir. Bazı sonların içinde başlangıç saklıdır. Bazı vedaların içinde özgürlük… Bazı yalnızlıkların içinde kendini bulmak… Bazı kayıpların içinde yepyeni bir hayat vardır. Yeter ki insan kaybettiği şeyin ardından kendisini de kaybetmesin. Çünkü asıl kayıp bir insanın gitmesi değildir. Asıl kayıp, onun ardından kendinden vazgeçmektir. Asıl kayıp bir hayalin gerçekleşmemesi değildir. Asıl kayıp, bir daha hayal kurmamaktır. Asıl kayıp düşmek değildir. Asıl kayıp, yeniden ayağa kalkmayı reddetmektir.
Ve asıl cesaret hiç kaybetmemek değil; kaybettikten sonra hâlâ hayata söyleyecek bir sözünün olduğunu bilmektir. Bir gün geriye dönüp bugünlerinize baktığınızda belki şöyle diyeceksiniz:
“Ben o gün her şeyimi kaybettiğimi sanmıştım. Meğer hayat bana yeniden başlayabilmem için yer açıyormuş.”
Belki o gün gidenlere kızmayacaksınız. Kapanan kapılara da… Olmayanlara, yarım kalanlara, sizi terk edenlere, hayal kırıklıklarına… Çünkü onların ardından yürüdüğünüz yollar sizi bugünkü size getirmiş olacak.
Ve anlayacaksınız: İnsan bazen kazanarak büyür. Ama bazen kaybederek özgürleşir. Bazen tutunarak ayakta kalır. Ama bazen bırakarak kurtulur. Bazen bir kapının açılması hayatımızı değiştirir. Bazen de bir kapının sonsuza kadar kapanması… Bu yüzden kaybetmekten korkmayın demeyeceğim. İnsan elbette korkar. Üzülür. Ağlar. Özler. Hatta zaman zaman geri dönmek ister. Bunların hepsi insan olmanın parçasıdır.
Ama şunu unutmayın: Kaybettiğiniz şey hayatınızın tamamı değildir. Siz hâlâ buradasınız. Ve siz buradaysanız hikâye henüz bitmemiştir. Önünüzde henüz tanışmadığınız insanlar, gitmediğiniz yollar, oturmadığınız sofralar, duymadığınız şarkılar, görmediğiniz sabahlar ve kurmadığınız hayaller var. Belki de hayatın en güzel bölümü henüz yazılmadı. Kalemi yeniden elinize almak için bazen eski bir sayfanın kapanması gerekir. Çünkü hayat bize defalarca şunu öğretir: Kaybetmek her zaman eksilmek değildir. Bazen yüklerinden kurtulmaktır, kendine dönmektir, büyümektir, özgürleşmektir ve bazen…
Kaybetmek, yeniden başlamanın başka bir adıdır.

















