KİMSELERE ANLATMA, KENDİNDEN BİLE GİZLE AŞKINI.
NE KADAR SEVİYORSUN DİYE SOR BANA, BİR EL KADAR UZAK, TENHA VE YANLIZLIK İÇİNDE.
“Aşık olan kişi her zaman önce kendini kandırır, sonra da başkalarını kandırarak bitirir. Dünyanın aşk dediği şey budur.”
— Oscar Wilde
Ona kendimi tutkuyla bağlı hissediyordum. Hatta o kadar ileriye gitmiştim ki; duygum, düşüncem hastalıklı bir hal almıştı. Sürekli onun her hareketinin bana yönelik manevralar olduğuna kanaat getiriyordum. O bana, (bana göre) çok aşıktı. Buna kendimi inandırmıştım.
Benim kendi algım olduğunu fark etmem çok uzun sürdü. Acı gerçekler canımı acıta acıta bana tüm hayallerimin gerçek yanlarını gösterdi. Utandım, sıkıldım, bunaldım; ama sevgiye dair inancımı hiçbir zaman kaybetmedim.
Bir başkasının ruhunda kendini yitirmek muradınsa, aşk içinde aşkın gözünü bedeninde kör et. Ağacın dalına benzet aşkı; bir kez dalı kuruttun mu, bir daha yeşertemezsin. O nedenle aşkına karşı nazik ve kibar olmayı her seferinde dene.
Dikkatli ve özenli davran kendine.
Sana el kadar muhtacım sevdiğim de,
“Ellerin ellerimde, kalbin kalbimde, gözlerin gözlerimde…”
O nasıl aşk diyorlar; yalın, sahte ve gösterişsiz; bazen hummalı, bazen de derinden gelen bir çığlık gibi. Tutkulu bir aşkın bedende küle dönmesi, yeniden doğmak için, basit ama aşkın bir duygusudur.
Damarlarımdan bir nehir gibi aşk akar; hatta gökyüzünün maviliği altında buluşarak… İşte o buluşma anında aşk kalbe dolunca, her şeyi “sana yaptırabilir” gibi bir hisle dolarsın.
Durulduğun da nefret bile edebilirsin belki! Aşkın dili, bazen acı, bazen yüce bir gücün kendini sana bir insanda hatırlatması kadar sahicidir.
…Bana dön, bana dön, benden çok hiçbir faniyi sevme der gibi; tüm sevdiklerimize göz koyar gibi. Dert üstüne dert, sorun üstüne sorun… Sanki O yüce ruh seni masivadan kurtarmak için, sana acılar verir gibi. Çaresizlik içinde, her güzel rüya gibi aşkta biter.
Yaşama dair geleceğinden umudun kalmaz…
Pişman olmazsın, aşk içinde yaşanmış bir geçmişten.
Bedenin solmuş, gül bağrın yanmış, sen senden gitmiş olursun.
“Sevmiş ve kaybetmiş olmak, hiç sevmemiş olmaktan daha iyidir.”
— Aziz Augustinus
Birçok kez sevdiklerimden darbeler yedim; fakat şimdilerde o arkasından üzüldüğüm, gözyaşlarımı döktüğüm olaylar ve kişiler için “iyi ki üzülmüşüm” diyorum. Çünkü sevmenin tadını tattım bir kere; bin kez sevgiye, aşka yenilsem de, yine sevmek ve sevilmeyi arzuluyorum.
“Bunları niye yapıyorsun?” diyorlar.
“Seni kullanıyorlar,” diyorlar. Ben de diyorum ki, “ben de sevgiden.”
(Aşk ve sevgi insanın gözünü kör eder.)
İnsan kendini mantıklı kararlar alabilen bir varlık zanneder. Kararlarını her zaman kendinin verdiğini, seçimlerinin kendine ait olduğunu düşünür.
(Aşk ve sevgi olunca her şey değişir.)
Damarlarından kontrol edemediği bir sıvı bazen hızlıca akar. Zihnine düşünceler tek tek düşer. Sessizdir, sözsüzdür, tılsım gibi; nereden geldiği bilinmez: çocukluktan mı, buğulu bir bakıştan mı, hiç kimsenin tahmin bile edemeyeceği küçük bir kırılmadan mı?
Zihnine gelen belli belirsiz düşüncelerden insan her zaman bir anlam üretir. Anlam bir duyguya dönüşür. Duygular, nöronlar aracılığıyla titreşir ve belli belirsiz hisler meydana gelir. İlk etapta sana sadece ilham vermek için geçmişinden izler taşır. Geçmişinden gelen hislere güvenirsin.
Bu hissi sen alıp kabul ettikçe, o senin olur; sende kök salar ve sana ait bir inanca dönüşür. İnanç, değerlerini kendi ellerinle örersin. Değerlerin, kendi oluşturduğun seçimlerin oluverir. Ve kendi kader yolunu yürümeye başlarsın.
“Eylem halindeki aşk, hayallerdeki aşka kıyasla acımasız ve korkunç bir şeydir.”
— Fyodor Dostoyevski
Aşkı önce uzaktan arzularken, kendi kurgu ve hayal gücümün etkisiyle tasavvur etmişim. Aşkımla ilk önce el ele, sonra göz göze bakışmalarımız tutkuluydu. Ta ki aynı evde yaşamaya başladık; işte o zaman aşkımın her yaptığı şey gözüme batmaya başladı.
Bir şey senin için önemini yitirdiğinde, ne olursa olsun, sende her şey bitmiş olur.


















