Hayat bazen bizi öyle yerlere savurur ki, kök salmaya çalıştığımız toprağın bize ait olup olmadığını sorgulamayı bile unuturuz. Yaşarız… Alışırız… Katlanırız. Oysa insan, ait olduğu yerde çiçek açar.
Yanlış mevsimde açmaya zorlanan bir çiçek gibi… Güneşi eksik, suyu yabancı, toprağı soğuk. İnsan da ait olmadığı yerde yavaş yavaş solmaya başlar. Kimse fark etmez. Gülmeye devam edersin, konuşursun, hatta güçlü görünürsün. Ama içinde bir yer vardır ki sessizce kapanır. Konuşmaz, anlatmaz. Sadece susar. Çünkü insan, kendini saklamak zorunda kaldığı yerde yaşayamaz. Sadece var olmaya çalışır.
Ait olmak… Çoğu zaman bir yere bağlanmak sanılır; bir insana, bir şehre, bir düzene. Oysa gerçek aidiyet, insanın kendini eksiltmeden var olabildiği yerdir. Kelimelerini tartmadan konuşabildiği, kahkahasını kısmadığı, sustuğunda bile anlaşılabildiği yer… İşte orası insanın toprağıdır.
Bazen sebepsizce daralır insanın içi… Her şey yolunda gibidir ama bir şey eksiktir. Adını koyamadığın bir boşluk, içini ince ince sızlatan bir yalnızlık… İşte o an anlarsın: bulunduğun yerdesindir ama ait olduğun yerde değilsindir.
Ve bazen ait olduğun yer bir şehir değildir; bir insanın kalbidir, bir hayaldir. Bazen kalabalıklar değildir; kendi yalnızlığındır. Çünkü aidiyet dışarıda aranmaz, içeride başlar. Kendine ait olamayan, hiçbir yere gerçekten ait hissedemez.
Ne acıdır ki birçok insan, hayatı boyunca yanlış bahçelerde çiçek açmaya çalışır. Sevilmek için değişir, kabul görmek için kendinden vazgeçer. “Biraz daha susarsam, biraz daha sabredersem, biraz daha uyum sağlarsam olur.” sanır. Ama olmaz. Çünkü insan, kendinden uzaklaştıkça hiçbir yere yaklaşamaz. Eksildikçe büyümez. Tam tersine köklerinden kopar. Ve köksüz kalan hiçbir şey yeşermez.
Ait olmadığın yerde çiçek açamazsın. Orada sadece hayatta kalmaya çalışırsın. Ve bu, en sessiz yorgunluktur.
Oysa ait olmak, bir yere sığmak değildir; taşmadan var olabilmektir. Olduğun gibi kabul edilmek… Eksiklerinle sevilmek… Sustuğunda bile anlaşılmak… Bir bakışta görülmek ve bir cümlede hissedilmek… İşte o zaman köklerin toprağa değer. İşte o zaman içinde sakladığın o kırılgan çiçek yavaşça açmaya başlar.
Gerçek şu ki: insan, kendini saklamak zorunda kalmadığı yerde yeşerir. Değer gördüğü yerde güçlenir. Sevildiğini hissettiği yerde çoğalır. Ve en önemlisi, kendisi olabildiği yerde çiçek açar.
Bu yüzden belki de en büyük cesaret, yanlış yerde kalmaya alışmak değil… Doğru yeri aramaktır. Alışkanlıkların güvenli ama dar sınırlarından çıkıp, ruhunun nefes alabildiği yerlere yürümektir. Çünkü herkesin içinde açmayı bekleyen bir çiçek vardır. Ve o çiçek, sadece ait olduğu yerde hayat bulur.
Unutma… Solmak kader değildir. Yanlış yerde kalmanın sonucudur. Ve bazen en büyük değişim… Sadece yerini değiştirmektir.
Ve bir gün… İçindeki o sessiz ses artık fısıldamaz, haykırır:
“Burası senin yerin değil.”
İşte o an… Ya kalıp tamamen solarsın ya da köklerini acıtarak da olsa söküp, kendine ait toprağı aramaya cesaret edersin.
Unutma… Herkesin bir yeri vardır bu hayatta. Belki bir kalpte, belki bir şehirde, belki sadece kendi iç huzurunda… Ama mutlaka vardır.
Çünkü insan, ait olduğu yerde sadece yaşamaz… Orada büyür. Orada nefes alır. Orada kendine kavuşur. Ve en güzeli… Orada gerçekten çiçek açar.



















