Kolektif duygumuz olan kaygıdan söz etmiştim. Doğup büyüdüğümüz çevrenin bize miras bıraktığı bir duygudur kaygı. Elimizdekinin çabuk bitmesi kaygısı, karşımızdakilerin bizi geçeceği kaygısı, eş dost ve akraba çevremizin bizden daha iyi olacağı kaygısı… Kaygı duygusuna odaklanırsak sayısız kaygımızın ortaya çıkacağını göreceğiz.
Oysa evrene öyle güzel bir sistem yüklenmiş ki istisnasız her şey kendi evresinde, kendi çarkında dönüyor, dönüşüyor ve gelişiyor. Bu döngünün doğanın dengesinde de var olduğunu düşündüğümüzde; insanın her halinde, yani hayatımızın gidişatını bu doğal döngünün yönettiğini de göreceğiz. Yaşam biçimlerimiz değişebilir; üst düzey ya da alt düzey olabilir, ama hangi düzeyde olursak olalım doğal dengede işi yürüten bir çark var. Ben bu çarkın, insanın uğraşlarını da kendi içinde evirip çevirdiğini düşünüyorum.
Burada aklımıza pek çok soru gelebilir. Örneğin; çalışıp çabaladığımız bir işte başımıza gelen olumsuz olayların hayatımızdaki yeri nedir sorusu kafamızı kurcalayabilir. Örnek veriyorum; biri çalışır ve eline bir meslek alırken bir hastalığa yakalanır, çalışmalarının meyvelerini yiyemez. Burada ölüm gerçeği ile karşı karşıya olduğumuzu bilmemiz gerekir. Ölüm, saati gelince ertelenemeyen bir olgudur.
Ölümün dışındaki musibetler, örneğin kanser türü hastalıklar ise aslında psikolojik alt sebepler yüzünden ortaya çıkar. Diyelim ki kişinin hiçbir psikolojik sorunu yoktu; o halde burada kişiyi ölüm saatine götüren bir süreç söz konusudur. Bunların haricindeki olaylar, özellikle yaşarken başımıza gelen talihsizlikler ve emeğimizin karşılığını alamadığımız durumlar da vardır. Örneğin; çok çalışan fakat istediği yere gelemeyen bir üniversite öğrencisi… Ne yazık ki bu öğrencinin gereksiz hırsı ya da kaygısı, onu derin bir karanlığa, mutsuzluğa ve kötümserliğe sürüklemektedir. Oysa her şeyi akışına bıraksa, beklese ve rızık korkusu taşımadan çalışsa; hatta hiç çalışmasa bile günlük iki öğün değil, bir öğün yiyerek de yaşanabileceğini ve bu şekilde de hayatın sürüp gideceğini görür. Tabii bu durum çalışmayacağımız anlamına gelmez. Zira insan boşuna yaratılmadı; istisnasız her şeyden sorumludur. Kişi evvela kendisinden, ardından yakın çevresinden başlayarak bir çember gibi gözüyle dahi olsa dokunduğu her şeyden sorumludur; işte bu durum âdemoğlunun yükümlülüğünü ağırlaştırır. Çalışmak, üretmek ve iyiliğe hizmet etmek insan için büyük bir mesuliyettir.
Hayatın imtihanlarını düşündüğümüzde, aslında tüm bu karelerin imtihan çerçevesine oturduğunu göreceğiz. Tabii bir de insanın kendi elleriyle yapıp ettikleri var. İnsan bazen kendi elleriyle de kendini imtihana sürükler. Fakat imtihan bunun çok daha ötesinde, geniş bir kavramdır. Zira insan, tümüyle kendisini kuşatan kötülük figürleriyle —üstelik üstü kapalı kötülük figürleriyle— doludur. İnsanın kendi içinde bazen yüzlerce kötü yanı vardır; bazen ise tek bir kötülüğü vardır ki bu onun çok güçlü bir zaafı olabilir ve kişi sırf bu tek kötülüğüyle gidebilir. İnsanı helaka götüren en büyük tehlike yine insanın kendi içindedir, bu da büyük olasılıkla onun zaafıdır.
İyiliğe hizmet eden kişi için ise tehlike, onun fazla güveninden veya iyi duygularını dengeli kullanamayışındandır. Nitekim her duygunun altında bir denge var; dengesini kaybeden her duygu insanı helaka götürür. Fakat iyiliğe çalışan insan helak olmaz; iyiliğe çalışan insan dengeli kullanmadığı duyguları yüzünden kısmen kaybetse de sonunda kazanır. Zira evrene yüklenen sistem, kişiyi uğruna çalıştıklarıyla güçlendirir.
Konumuz kolektif kaygı durumuyken buralara gelmemiz boşuna değildir. Temel bir duygumuz olan kaygının altında pek çok etmen yatmaktadır. Bunları görebilmek ve kolektif bir bilinç geliştirmek için daha fazla kendimize odaklanmaktan başka yol gözükmemektedir.
Karşılaştığımız her problem durumunun altında, dengesini kaybetmiş bir duygunun bizi nasıl da yönettiğini görebildiğimiz zaman, gözlerimizin iri iri açılışına da tanıklık edeceğiz. Şaşırdığımız durum; kendimizin şimdiye kadar bizi yöneten o yüzüydü. O vakit kendimizin karanlığını görebilir ve bir anda aydınlanmış oluruz. Aydınlanmanın imkânsız olmadığı fakat ne yazık ki çok zor olduğu bir hayatın görünen yüzüyüz.
Görünmeyen yüzümüzü görmenin umudu ile diyorum… Yalnızca kaygıyı değil, fakat büyük ölçüde kaygının hayatımıza egemen oluşunu fark edebilmeyi diliyorum.

















