Eşref-i Mahlukatın Sırrı
İnsanı dengede tutan bir kontrol mekanizması mümkün müdür? Evet, insanı dengede tutan bir kontrol mümkündür diye düşünüyorum. Fakat bu kontrol; doğayı, insanları ya da olayları tahakküm altına almaya çalışan sert ve yıkıcı bir irade değildir. Aksine tabiatın akışındaki o muazzam uyumu fark edip ona eşlik edebilme, ondan esinlenebilme idrakidir.
Doğa bize her daim bir denge olduğunu hatırlatır. Örneğin ağaçlar rüzgarda esner ama kırılmaz. Ta ki feci bir fırtına çıkıp onları kökünden sarsana dek… Bazen bu sarsıntı evrenin olasılıkları içinde var olmanın kaçınılmaz bir zaruretidir. İnsanların hayatından da fırtınalar koparan birileri gelir ve gider; bu, evrensel sisteme yüklenmiş bir döngüdür. Hayatta iyi ile kötünün bir arada bulunması kaçınılmaz bir gerçektir.
Ancak burada, iyi ve kötünün bu zorunlu birlikteliğinden ziyade, öz farkındalığı güçlendirecek köklü bir duygudan bahsetmek gerekir: Kolektif Kaygı.
Nesiller Boyu Devralınan Karanlık Miras: Kaygı
Kaygı, yalnızca bireysel deneyimlerimiz ya da mizaçsal yatkınlıklarımızla ilgili değildir. O, nesiller boyu bize aktarılan, genlerimize ve toplumsal hafızamıza kazınan köklü bir mirastır ne yazık ki. Büyüklerimizin hayatta kalma mücadeleleri, kıtlıklar, toplumsal travmalar ve belirsizlikler, onlarda bir savunma mekanizması olarak kaygıyı büyütmüştür. Onlar bu duyguyu bir “korunma kalkanı” olarak görmüş; çeşitli şekillerde adeta paketleyerek bizlere devretmişlerdir. Ne var ki geçmişin o hayatta kalma refleksi, bugünün dünyasında hayatımızı gereksiz yere zorlaştıran, bizi felç eden ve ruhumuzu uçuruma sürükleyen bir karanlığa dönüştüğü gerçeğini görmek zorundayız.
İşte ben de bu ay, tam da bu noktaya, “Kaygının Uçurumundan Dengenin Rahatlattığı Yere” yani geçiş köprüsüne nasıl varabileceğimize değinmek istiyorum.
Toplumsal bir sancı olan kaygının, insanlardaki “her şeyi kontrol altında tutma arzusunu” beslediğini gözlemleyebiliriz. Geleceği kontrol etme çabamız; ebeveynin çocuğunu, eşin dostu, komşunun komşuyu sürekli bir denetim altında tutma histerisine dönüştüğünü görmek öz farkındalığımızı edinmede büyük ve değerli bir adım olacaktır. Bu konuyu daha somut anlayabilmek için çevremizden evvel kendimize dönmemiz yeterlidir. Örneğin parasal ve maddi kaygılarımızın bizi nasıl da yorduğunu görebiliriz. İçimizde bir kartopu gibi büyüyen kaygının ruhumuzu nasıl sarstığını ve bizi derin bir karanlığa sürüklediğini görmemek mümkün değildir. Bu karanlık kendimizle beraber yakın çevremizi de huzursuz eden ve aslında işin altında kötülüğe hizmet eden feci kötü bir duygudur.
Oysa zamanın akışında her şeyin kendi renginde aktığını bilsek keşke. “Su akar, yolunu bulur” misali, teslimiyet gösterdiğimizde işlerimizin de akıp yoluna girdiğini bilmenin rahatlığını hayal etsek keşke.
Kötülük bir çarktır ve zan o çarka hizmet eden bir illüzyondur. Tüm bu algoritma kaygıyla çoğalır, güçlenir, çeşitlenir. Evrene yüklenen “kötülük çarkı” hayatımızda her şeyin yolunda gittiği anlarda ansızın bir kasırga kopar; bu kasırga bazen —hatta çoğu zaman— bir insan suretinde karşımıza çıkar. Zira duygularına, nefsine ve alt benlik hislerine köle olan insan, kötülüğe aslında bilinçsizce hizmet eder. Bu, kişinin zaafiyet duyduğu pek çok olumsuz duyguyla canla başla çalışmasının bir sonucu olarak kötülük güçlenir.
Örneğin; kişi parayı, evi, arabayı ya da makamı çok sevdiğini zanneder. Buraya özellikle dikkat çekmek istiyorum; çünkü insan, zannettiğini bile bilmeden zanneder. Sonra azimle, hırsla çalışır; hak hukuk gözetmez, vicdanını öldürür. Çizgisi kalmamıştır, arzularına ulaşmada sınır tanımaz. İşte bu kişi, gerçek hayatta hiç uyuşmadığı, hatta kavgalı olduğu kişilerle bile sırf menfaati ortak olduğu için bir araya gelir; ekip olur, didinir ve hak çiğner. Zan dünyasında yaşayarak, o hırsla elde etmeye çalıştığı maddi serveti çok sevdiğini ya da menfaat birliği yaptığı o insanlarla iyi anlaştığını sanır. Oysa içindeki iki duygunun (hırs ve tamahın) onu helake doğru götürdüğünü asla göremez. Kötülüğe o kadar köle olmuştur ki gözü gerçeğe kapanmıştır. Kur’an-ı Kerim’de bu durum için “gözlerine perde çekilenler” lafzı kullanılır.
İşte burada “Eşref-i Mahlukat” seviyesine çıkmanın, büyük bir hazine olduğu hakikati kendini göstermektedir. İnsanın öz farkındalığı edinmesi için “Eşref-i Mahlukat” (yaratılmışların en şereflisi) mertebesine götüren sırların bilinmesi ve kişilerin sırları bularak o üst makama ulaşması, yaratılışın altındaki en büyük olan o hazineye ulaşması gerekir. Elbette bu çetin bir başarıdır. Zira insanın kendini görmesi hayattaki en zor görevdir.
Yüce yaratıcımız da tam da bu zor görevi başaran kulunu görmek istemesini ve onları ayırt etmek istemesindeki murad ise; yüce sanatının bilinmesini, idrak edilmesini ve kendi esmasının kulunda tecelli etmesini istemesinden kaynaklandığını düşünmekteyim.
İnsan, içindeki kolektif kaygıları, maddi zanları ve nefsani hırsları ayıklayıp tabiatın o saf, berrak aynasına bakıp da kendini görebildiğinde; evrendeki fırtınaların da, iyi ve kötünün sarsıcı birlikteliğinin de aslında bu yüce sanatı tamamlayan birer parça olduğunu idrak etmeye başlayacak ve doğadaki muazzam dengede yerini bulabilecektir.


















