Bir ağacı yalnızca meyvesiyle değerlendirebilir miyiz?
Bizim oralarda meyve vermeyen ağaçlara birkaç yıl ömür biçilir. Bahçedeki ağaç meyve vermiyorsa kesilir. Elle tutulur bir karşılığı olmayan her çaba, havanda su dövmeye benzetilir. Hatta gölgesinde oturmayı tercih ettikleri ağaçların bile önce meyve vermesi beklenir. İnsanlar çoğu zaman emeklerinin karşılığını görmek ister; üstelik bunu mümkün olduğunca kısa sürede. Bu yüzden meyvesiz ağaçlar pek şanslı değildir.
Bugün burada savunduğum şey aslında bir ağaç değil, insanın görünmeyen emekleridir. Karşılığı maddi kazanç olmayan çabalarıdır. Bir kelimenin, bir şiirin, yıllar süren bir kitabın, hatta insanın kendini dönüştürmek için verdiği kıymetli mücadelenin savunmasıdır.
Çağımızın en büyük yanılgılarından biri, değeri yalnızca görünen sonuçlarla ölçmesidir. Bir şey üretmenin değeri neyle ölçülür? Satış rakamlarıyla mı? Alkışlarla mı? Kazanılan ödüllerle mi?
Eğer insan yalnızca maddi karşılık bulduğu şeyleri üretseydi, bugün Emily Dickinson dünya edebiyatının en büyük şairlerinden biri olarak anılmazdı. Ölümünden sonra odasında yaklaşık 1800 şiir bulundu. Ancak yaşarken bunların yalnızca yedi tanesi yayımlanmıştı. Ne bugünkü ününü gördü ne de eserlerinin milyonlarca insana ulaşacağını bilebildi. Yine de kalemini elinden bırakmadı.
Aslında yalnızca Emily Dickinson değil… Bugün hayranlıkla okuduğumuz nice şair ve yazar, diktikleri ağacın gölgesini yaşarken göremedi. Kimileri yoksulluk içinde yaşadı, kimileri tek bir okura bile ulaştığını bilmeden bu dünyadan ayrıldı. Elbette her üreten insanın hikâyesi Dickinson’ınki gibi değildir; bazıları zamanla keşfedilir, bazıları ise belki de hiç duyulmaz. Ama onları birleştiren şey şöhret değil, içlerinde susturamadıkları bir ses ve üretme ihtiyacıdır. Çünkü bazı insanlar alkış için değil; yazmadan, üretmeden eksik kalacaklarını hissettikleri için kaleme sarılır.
Ben de uzun yıllardır yazıyorum. Öyküler, şiirler, denemeler ve gezi yazıları… Kitaplarım yayımlandı, eserlerim seçkilerde ve dergilerde yer buldu. Bunların maddi bir karşılık üretmediğini biliyorum. Ama insanın elde ettiği her değer banka hesabında görünmüyor.
Popüler kültür, kendimizi tanımlama biçimimizi de değiştirdi. Bir zamanlar kim olduğumuzu ürettiklerimiz, sevdiklerimiz ve hayatımıza anlam katan değerler belirlerken; bugün kendimizi çoğu zaman ne kadar kazandığımız, ne kadar görünür olduğumuz ve ne kadar başarılı olduğumuz üzerinden tanımlıyoruz. Bu yeni benlik anlayışı, insanı adeta bir vitrin gibi sergilenen dışsal bir kimliğe indiriyor. Ne var ki insanı insan yapan değerler çoğu zaman vitrinde sergilenenler değildir.
Bu yüzden meyvesiz ağaçları savunuyorum.
Gölgesi yıllar sonra fark edilen ağaçları.
Kökleri görünmeyen ama toprağı tutan ağaçları.
Meyvesinden çok kuşlara yuva oluşuyla anlam kazanan ağaçları.
Ve para kazandırmadığı için değersiz sayılan bütün emekleri…
Bazı emekler vardır; insana nefes olur. Bazıları en derin yaralarını usulca sarar. Bazılarıysa hiç tanımadığı insanların kalbine dokunur. Bir okurun “Bu satırlarda kendimi buldum.” demesi, bazen hiçbir rakamın karşılayamayacağı kadar büyük bir armağandır. Kendine küçük bir yuva kurar orada; kendi sesini duymaya başlar.
Gün gelecek hepimiz toprağa karışacağız. Ama belki bir cümle, bir düşünce, bir iyilik ya da bir hikâye yaşamaya devam edecek. Belki de mesele meyve vermek değildir. Belki mesele, yıllar boyunca olgunlaşırken gövdesine işlenen izlerdir. Her halka, her çatlak, her budak yaşanmış bir mevsimin hatırasını taşır. İnsan da biraz böyledir. Yaşarken kurguladığı hikâyeler, belki hiç tanımadığı insanların hikâyelerine karışır. Tıpkı aynı toprağın altında birbirine dokunan kökler gibi. Bütün çabam biraz da buna inanabilmek.
Benim yuvam, her bahar yeniden yeşeren ağaçların bulunduğu kelime ormanı. Yazmak benim için yalnızca üretmek değil; kendimi kaybettiğimde geri dönebileceğim yolu bulmak demek.
Savunmayı yaparken şu hususun da dikkate alınmasını isterim: Ben en çok yazarken öğreniyorum. Biraz daha sabretmeyi, biraz daha anlamayı, biraz daha insan kalabilmeyi…
Keşke başarının tek ölçüsü maddi kazanç olmasaydı. Oysa insanın ruhunu besleyen şeylerin büyük çoğunluğu hiçbir zaman maddi bir karşılık bulmaz. Radyoda ansızın çalan bir şarkı, bir çocuğun kahkahası ya da yıllarca emek verilmiş bir kitabın satırlarının başka bir hayata sessizce karışması gibi…
İnsanları ödülleriyle, kazançlarıyla ya da çağın geçici alkışlarıyla değerlendiren bir dünya eksik bir dünyadır. Çünkü insanın gerçek serveti, ardında bıraktığı izdir.
Ve ben, bu ihtimale inanarak kelimelerle kök salmayı sürdüreceğim.
Belki de öğrenmem gereken şey şudur: Bir ağacın değeri, yalnızca meyvesinde ya da gölgesinde değil; varlığının kendisindedir.
















