Geçmişten günümüze kaç şiir yazılmıştır?
Sümerlerin Gılgamış Destanı şiirsel bir anlatı olarak kabul görse de, M.Ö. 2037–2029 yılları arasında Sümerce çivi yazısıyla yazılmış bir metin, tarihin bilinen ilk aşk şiiri olarak anılır. Rivayete göre genç bir kızın evleneceği kral için kaleme aldığı bu şiir, aynı zamanda bestelenmiş ve halk arasında dilden dile dolaşmıştır.
“Damadım, kalbimin sevgilisi.
Güzelliğin büyüktür, bal gibi tatlı…”
diye başlayan bu şiirin orijinali bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergileniyor.
İşte o gün, müzede bu çivi yazısına bakarken bir soru saplandı zihnime:
“Geçmişten günümüze kaç şiir yazılmıştır?”
Şiirin yaklaşık dört bin yıllık tarihine bakıldığında, bu sorunun kesin bir cevabı olması neredeyse imkânsız. Yine de merakıma yenilip arama motoruna hem Türkçe hem İngilizce olarak aynı soruyu yazdım. Karşıma şiirin türlerini, tarihsel gelişimini ve edebî dünyasını anlatan sayfalar çıktı; fakat hiçbirinde sayısal bir veri yoktu. Kısacası, “Dünyada şu kadar şiir yazılmıştır,” diyebilen kimseye rastlamadım.
Aynı gün aklıma ikinci bir soru düştü:
“Bunların yüzde kaçı aşk şiiridir?”
İlk sorunun cevabı olmayınca, bu da doğal olarak yanıtsız kaldı.
Dünyada bu konuda kapsamlı bir araştırma yapıldı mı bilmiyorum. Yapıldıysa bile bunu öğrenmek hayatımda neyi değiştirir, onu da bilmiyorum. Merak işte… Ben de her zamanki gibi varsayımlar üzerinden düşünmeye başladım.
Kanaatimce özlem, ayrılık ve aşk temalarını taşıyan lirik şiirlerin oranı diğer türlere kıyasla oldukça yüksek. Elbette bunu bilimsel bir veriye dayanarak söylemiyorum. Ancak tarihin bilinen en eski şiirinin aşk temalı olması bana pek tesadüf gibi gelmiyor.
Okuduğum kitaplarda, sosyal medyada, şiir dinletilerinde ya da bestelenmiş eserlerde sürekli aynı duygu çıkıyor karşıma:
Aşk.
Ayrılık acısını dile getiren dizeler, ihtiras derecesine varan tutkular, platonik özlemler, yaşanmamış duyguların bıraktığı sızı… Aşk şiirlerinin özü biraz da bunlardan oluşuyor.
Yüzyıllardır değişmeyen gerçek şu ki; aşk, şiir için adeta oksijen gibi. Şiir onunla nefes alıyor sanki. Sayısız şair tarafından binlerce yıldır yeniden tanımlanan, benzetilen, imgelere dönüştürülen aşkın, şiirin baş tacı olduğu açıkça görülüyor.
Savaş dışında hangi kavram bu kadar güçlü bir yer edinmiştir edebiyatta?
Peki umut, barış, dostluk, huzur ya da mutluluk… Onlar şairin hayal dünyasında ne kadar yer kaplıyor? İlham perileri, aşk kadar onların da çığlıklarını duyabiliyor mu?
Farkındayım, yazı giderek sayılar etrafında dönmeye başladı. Oysa sayılarla aram hiç iyi değildir. Ama yine de düşünüyorum: Nicelik, niteliği etkiler mi? Şair sayısı arttıkça özgün şiir azalır mı?
Araştırma yaparken tam da buna benzer yorumlarla karşılaştım. Bazı yazılarda, şair sayısının çoğalmasının kaliteli şiirin azalmasına yol açtığı söyleniyordu. Bu da beni başka bir soruya götürdü:
Kalitesiz şiir nedir?
Belki bu sorunun cevabı bir kütüphanenin tozlu raflarında çoktan verilmiştir, bilmiyorum. Ama bu kez konuyu “uzmanlara bırakıp” çekilmek istemiyorum.
Naçizane fikrim şu:
İçten gelmeyen duygularla yazılan; samimiyetten uzak, özentili ve yapay bir dil taşıyan metinler, şiirin ruhunu eksiltir. Yalınlık, özgünlük ve sahicilikten uzak bir metnin, teknik olarak kusursuz olsa bile gerçek anlamda güçlü bir şiire dönüşmesi bana zor geliyor.
Elbette “kalite” son derece kişisel bir kavram. Benim hissiz bulduğum bir şiir, başka biri için hayatının en derin yarasına dokunabilir. Bana fazla tumturaklı gelen bir dize, bir başkasına büyük bir aşkın sesi gibi gelebilir.
Tam da bu yüzden kendime küçük bir not bırakıyorum:
“Bana abartılı ya da hissiz gelen o mısralar, belki de bir şairin hayatının anlamıdır.”
Şair o şiiri yazarken ne hissediyordu, hangi ruh hâlinden geçiyordu, bilemem. Ama sanırım benim için asıl mesele, metnin sahici bir yerden doğup doğmadığı…
“En tatlı şiir en yalan olanıdır,” sözü asırlardır geçerliliğini koruyor olabilir. Yine de ben şiirin en çok samimiyete yakıştığını düşünüyorum.
Konuyu fark etmeden yine samimiyete getirdim. Belki de başından beri anlatmak istediğim buydu.
Kim bilir…
O gün müzede, çivi yazısına dalıp giderken başlayan sorular zinciri bana aslında ne kadar çok şeyi bilmediğimi gösterdi.
Sonra kendi kendime şunu söyledim:
Johann Wolfgang von Goethe ne güzel söylemiş:
“Merakı olmayan hiçbir şey öğrenemez.”
















