İnsan bazen aynaya baktığında yüzünü değil, yarım kalmış ihtimallerini görür. Çünkü kim olduğumuz, bazen kim olmaktan vazgeçtiğimizin gölgesidir. Bir yanımız geçmişin ağır elleriyle şekillenirken, diğer yanımız geleceğin belirsizliğiyle savrulur. Belki bu yüzden insan, kendi içinde hiçbir zaman tek bir kişiden ibaret değildir.
Olduğun kişi… Hayatın üzerinde bıraktığı izlerle var olan biri. Geceleri düşünmekten uyuyamayan, bazı cümleleri yıllarca içinde taşıyan, unutmayı beceremeyen biri. Çünkü insan geçmişini sırtında taşımaz; geçmiş, insanın içine yerleşir. Ve ne kadar uzağa giderse gitsin, içindeki eski odalar karanlıkta nefes almaya devam eder.
Ama olmaya çalıştığın kişi başka. O kişi daha sakin, daha mantıklı. Daha hayat dolu. Olmaya çalıştığın kişi, istediğin kişi, senin daha olgun halin. Olgunlaşmak emek ister, zaman ister; büyümek ise can kırıklarını utanmadan taşımak ister. İşte bu yüzden, o kişi için daha çok çabalamak gerekir.
İnsan en çok da bu iki kişi arasında yoruluyor. Çünkü olduğumuz kişi sürekli bize sınırlarımızı hatırlatıyor; olmaya çalıştığımız kişi ise ihtimallerimizi. Biri “yapamazsın” diye fısıldıyor, diğeri “belki” diyor. Ve hayat dediğimiz şey, bu iki sesin arasında geçen uzun bir iç konuşma olarak devam ediyor.
Belki de mesele hiçbir zaman tamamen biri olmak değil. İnsan tamamlanan bir şey değil çünkü. Sürekli dönüşen, eksilen, yeniden kurulan bir varlık. Ne tam geçmişinden ibaret, ne de tamamen geleceğe ait. Hep yolda. Hep arasında.
Belki bir gün gerçekten olmak istediğimiz kişiye dönüşürüz. Belki de dönüşemeyiz. Ama insanı insan yapan şey, vardığı yer değil; dönüşmeye devam etme cesareti. Çünkü bazı insanlar yaşar, bazılarıysa kendini arar. Ve kendini arayan herkes biraz kayıptır, biraz da umut.
















