Uyuşturucu suçları söz konusu olduğunda kanun metinlerini okumak tek başına yeterli değildir; çünkü bu alanda ceza hukuku, satır aralarında güçlü bir değer tercihi yapar. Bir hukukçu gözüyle bakıldığında, TCK’nın uyuşturucuya ilişkin hükümleri aslında devletin “kimi cezalandırırım, kimi kurtarmaya çalışırım” sorusuna verdiği açık bir cevaptır.
Kullanmak için uyuşturucu madde bulunduran ya da kullanan kişiye yönelik yaklaşım, klasik ceza adaletinden bilinçli bir sapmadır. TCK m.191’in lafzı sert görünse de uygulamada ceza, bilerek askıya alınır. Bu, hukuk tekniği açısından bir çelişki değil, aksine bilinçli bir tercihtir. Kanun koyucu burada, failin iradesinin zayıfladığı, bağımlılığın bir tür sağlık sorunu haline geldiği kabulünden hareket eder. Amaç, kullanıcıyı cezaevi ortamına sürükleyerek daha da marjinalize etmek değil; kontrollü bir süreç içinde topluma yeniden kazandırmaktır. Denetimli serbestlik ve tedavi yükümlülüğü, bu anlamda bir ceza değil, hukuki bir rehabilitasyon aracıdır. Ancak hukukçu açısından altı çizilmesi gereken nokta şudur: Bu sistem, sınırsız bir hoşgörü değil, sorumluluk temelli bir ikinci şanstır. Asıl kritik nokta şudur: Devlet, bu kişiye bir defaya mahsus değil, kontrollü ve şartlı bir “hukuki sabır” tanır. Ancak bu sabır sınırsız değildir. Yükümlülüklerin ihlali halinde, ertelenmiş cezanın tüm ağırlığıyla devreye girmesi, ceza hukukunun ciddiyetini koruduğunu da gösterir.
Uyuşturucu ticareti bakımından ise tablo tamamen değişir. Burada hukuk, failin kişisel zaaflarını değil, bilinçli ve planlı bir tehlike üretimini esas alır. TCK m.188’deki ağır alt sınırlar, yalnızca caydırıcılık amacı taşımaz; aynı zamanda yargı makamlarına “hafifletme alanını dar tutma” mesajı verir. Bir başka ifadeyle, mahkemenin takdir yetkisi bile bilinçli olarak sınırlandırılmıştır. Hukukçu pratiğinde bu durum açıkça hissedilir: Ticaret suçlarında verilen cezanın miktarı kadar, infazda geçirilen sürenin de neredeyse değişmez bir gerçek olduğu bilinir.
Bir hukukçu için “kaç yıl ceza aldı” sorusu tek başına anlamlı değildir; esas soru, “kaç yılını fiilen cezaevinde geçirecektir”. Uyuşturucu dosyalarında bu sorunun cevabı çoğu zaman nettir ve sanık lehine sürpriz barındırmaz. Bu yönüyle infaz hukuku, maddi ceza hukukunun sertliğini pekiştiren ikinci bir güvenlik katmanı işlevi görür.
Tüm bu sistem, kanaatimce ceza hukukunun nadir alanlarından biridir ki burada orantılılık ilkesi soyut bir kavram olmaktan çıkar, somut bir politika haline gelir. Kullanıcıyı tedaviye yönlendiren düzenleme, insan onurunu ve sosyal gerçekliği gözetirken; ticareti ağır yaptırıma bağlayan hükümler, kamusal yararı bireysel özgürlüğün önüne koyar. Hukuk açısından mesele, bu iki yaklaşım arasındaki çizginin her somut olayda doğru kurulup kurulmadığını denetlemektir. Zira uygulamada, kullanım ile ticaret arasındaki sınırın hatalı çizildiği her dosya, yalnızca bir sanığın değil, ceza adaletinin de yara almasına neden olur. Hukuk burada tarafsız bir seyirci değildir; kimi zaman koruyucu, kimi zaman sert ve caydırıcı bir aktör olarak sahneye çıkar. Bir hukukçu için asıl sorumluluk ise, bu sertliğin adaletle, bu hoşgörünün ise suiistimalle karışmamasını sağlamaktır.



















