Hepimiz acımızı başka sanırız. Yahut bu kadarı ancak hikâye olur diye düşünür, bizim başımıza gelmez deriz. Oysa yüzyıllar boyu insanlığın başına hep benzer şeyler gelmiştir. Mitolojik hikâyelerde tanrıların, tanrıçaların; dinlerde peygamberlerin hikâyeleri ve hatta milletlerin tarihsel süreçleri bile benzerdir.
Sonra bir şey olur; olmaz sandığımız, bizi bulmaz sandığımız karanlık oturur hayatımızın tam ortasına. Azrail’in soğukluğu sarar odayı. Sıra henüz bizde değildir belki ama o soğuk öyle sert hissedilir ki içine düşen kurt, sevdiğinin ayaklarını okşatır sana. İstemeden, korka korka dokunuverirsin parmak uçlarına. Soğuk… O soğuk kalmıştır bir yerlerde aklında.
Vakit geçer, bir an gelir. Bu defa da ciğerlerine iner acı; ince ince yakar, sarar her bir hücreni. Tüm bedeni sarıp da kalbi ele geçirdiğinde “Ölüm,” dersin, “bu olsa gerek.” Dilin işlemez, beynin düşünmez sandığın o vakit aralanır sırt perdesi. “Ben böyle acı yaşamadım.” dersin; sonra aman dilersin Allah’tan. Gidecek kapı yoktur. “Yetiş!” dersin. “Medet! Kimsesiz kaldım; kimsesizlerin kimsesi, yetiş!”
Teslimiyet! Kalbini ele geçiren el, sanki sıktığı yeri bırakır. Nefes alırsın ve ardından koca bir boşluk. Boşluk kalır bir vakit. Acı dinmiştir ya, sersem bir boşluk sarar etrafını; acı sanki sana ait değildir. Ruhun sanki bedenden çıkmış, olanı biteni izlemeye koyulmuştur.
Boşluk yerini yeniden ince bir sızıya bırakır. Sızı yavaş yavaş artar, sen gözlersin öteden. Sonunda çığlık kıyamet… Kiminin içinde, kiminin dışında kopar. Sahneler önünde akar kesit kesit, parça parça. Hiç görmediğin bu film, burnunun direğini çoktan sızlatmıştır. Gözyaşların düşerken yanaklarının yandığını fark etmişsindir. Ağlarsın gündüzden geceye. Gün döner geceye. Gece tutar günü bileğinden, “Kurtar beni.” diye. Sen yine ağlarsın.
Gözyaşların azalır bir müddet sonra. Film biter. Günlük hayatına dönersin. “Bir daha da bu kadar ağlatan film izlemem.” dersin.
Duygusal bir anında başka filmler de ağlatır seni. Mesela lohusa oldun mu sen hiç? En ufak ihanet dağ olur omuzlarında, ağlarsın. Ufalırsın altında çöken omuzlarının. Sınav bitip yitince, aradan yıllar geçince “Bu da bir şey mi be?” der; dersini alır, koyulursun yola heybendekiyle.
İlk acının yanında neymiş öbürleri, aman dersin; ilk filmi hatırlar, yutkunursun. Temizlersin boğazını; düğüm düğüm olanın üstüne su içersin.
“Daha da sınavım olmaz.” sanırsın. Masallarda, mitlerde olur onlar canım, der; üzerine almazsın. Sonra acı tekrar dolanır boynuna. Kollarına dolanan el, sıkar bedenini, kurtulması zor bir yılan gibi. Zehirli bir hançer saplar en hassas yerden. Ölmezsin bu defa da. Yine ölmedim, dersin. Yaksa da zehir her zerreni, kahramansın ya sen; panzehiri aramaya koyulursun, kanayan yerlerini unutup. Çırpınır durursun. Kanatlarına merhem sürer, “İyileştim.” dersin. Oysa bu merhem çare midir, bilmezsin. Kurumayan yaran kanar ara ara; sen kimselere göstermezsin.
Ne oldu? Hani gelmezdi senin başına? Hikâyeydi hepsi, insanoğlu… Olmaz dediklerin oldu mu? Seni diğer insanlardan ayıran neydi, kimdin sen?
Peygamberler, tanrıçalar, savaşçılar, âlimler sınandı da sen yerinde öylece duracağını mı sandın? Bu dünyadan kuş misali salına salına geçip gidebileceğini mi sandın sahi?
Tarih tekerrürden ibarettir. Şu küçücük insan ne kaybettiyse sen de kaybedersin; onlarcası ayağa kalktıysa sen de kalkarsın. Kalkınca bitti sanırsın. Kiminin çektiği biter. Yükünü sen bilmezsin artık; o bilir. Kiminin derdi bitmez. Sınavlar bir gün hiç beklemediğin yerden gelir. Oysa sen düşenin kalkacağını bilirsin hikâyeden. Dibe vuran kahraman dirilmezse nasıl başa dönecek hikâye?
Kalkanları kuşanma vakti.
Tozu toprağı silk üstünden.
Ejderha’nın büyüklüğünü sen belirlersin!

















