Bir Ramazan ayına daha kavuştuğumuz, manevi duygularımızın olabileceği en güzel düzeye ulaştığı günler yaşıyoruz. Gündüzleri oruç tutulan, akşamları teravih namazlarında buluşulan ve geceleri uykunun en tatlı yerinde sahura kalkılan, bizi Rabbimize en çok yaklaştırdığına inandığımız mübarek günlerin içindeyiz. Bu ayda yapılan ibadetlerin, hayırların kat kat fazla mükafatlandırılacağına inanırız. Bu sebeple Müslümanlar en çok bu ayda ihtiyaç sahiplerine el uzatır. Yılın her ayında verilmesi mümkünken en çok bu ayda zekât ve sadaka verilir, özenle hazırlanmış iftar sofralarına misafirler davet edilir. Çünkü bir oruçluya iftar ettirmenin çok sevap olduğuna inanılır. Doksanlı yılların ortalarında kurulmaya başlanan ve geleneksel hâle gelen iftar çadırları vardır bir de. Belediyeler ve bazen de hayırsever vatandaşlar bu çadırlarda dağıtılan yemeklerin masraflarını karşılar. İhtiyaç sahibi insanların, öğrencilerin ve iftar saatinde evine ulaşamayacak olan çalışanların oruçlarını açıp yemeklerini yedikleri bu Ramazan geleneği, gün boyu oruç tutup iftar için zor durumda kalan insanlar için çok güzeldir.
Son yıllarda ne yazık ki oruç tutanların sayısı oldukça azaldı. Bu elbette ki herkesin kendisinin karar vereceği bir konu. Oruç tutanın tutmayana bir faydası, tutmayanın da tutana bir zararı yok. Bu noktada önemli olan, herkesin birbirine ve seçimine saygılı olması. Karşılıklı anlayış çerçevesinde bir arada yaşamanın inceliklerini öğrendiğimizde ve uyguladığımızda her şey daha güzel olacaktır.
Biraz da geçmiş Ramazanlara değinmek istiyorum. Benim çocukluğum ve gençliğim Ramazan ayının çok güzel geçtiği dönemlere rastladı. Çocukken iftarda ezanın okunmasını balkonda bekler ve duyar duymaz koşarak ev ahalisine müjdelerdik. Ezanla birlikte top atışı da yapılırdı. Hatta bazen “Ezan okundu mu?” yerine “Top atıldı mı?” diye sorulurdu. Besmelelerle yemeğe başlanır, önden su içilir ve hurma yenirdi. Çorbasız bir iftar sofrası düşünülemezdi. Bu iftar sofralarının en güzel yanı ise bir arada olmaktı. Akrabalarla ve komşularla birlikte neşeli ve bereketli iftarlar yapılırdı. Herkes birbirini sırayla davet eder, böylece Ramazanın neredeyse yarısı başka bir evde iftar yaparak geçerdi. Böyle akşamlarda bir araya gelen çocuklar iftardan sonra çok eğlenirlerdi. Bazı günler de komşularla birlikte teravih namazına gider, camilerin manevi ortamında Ramazanın huzurunu biraz daha hissederdik.
Ramazan Bayramı ise çocuklar için ayrı bir mutluluktu. Bayram namazı sonrası amcamlarla birlikte babaannemin evinde toplanırdık. Neşeli bir kahvaltının ardından herkes birbiri ile bayramlaşır ve biz çocuklara herkes harçlık verirdi. Bazen yengem bize mendil ve çorap hediye almış olurdu. Ona da çok mutlu olurduk. Sonrasında ise kuzenlerimle birlikte elimize birer torba alıp mahallede kapı kapı dolaşıp komşularımızın bayramlarını kutlardık. Onlar da bize çerez ve şeker verirlerdi.
Şimdilerde çocuklarımız bu sevinçleri yeterince yaşayamıyor. Ne o manevi ortam ne de o neşeli günler kaldı. Küçük yerlerde, küçük şehirlerde Ramazan ve bayram gelenekleri hâlâ devam ettirilse de o eski tadı kalmadı sanki.
Biz, oruç tutmamanın bir seçenek olarak görülmediği zamanlarda yaşadık Ramazanları. Okul da olsa, bayram törenleri için sıcak günlerde hazırlık yapıyor da olsak, çok önemli bir sınavımız da olsa oruç tutmamayı düşünmezdik. Oruçluyken sınava girdik diye başarısız da olmazdık. Diğer ibadetlerini düzenli yapmayan insanlar bile oruç tutmayı ihmal etmezlerdi. Ayrıca tüm içkili yerler ve lokantalar Ramazan ayı boyunca kapalı olur, oruç tutmayanlar dışarıda asla yemek yemezdi. Bu konuda günümüzde gelinen nokta biraz üzücü.
Dilerim milletçe manevi ikliminden faydalanacağımız, sevgi, saygı ve hoşgörüyü çoğaltacağımız nice Ramazan ayları yaşarız.


















