Her devir, kendi okurunu yetiştirir. Okurun değiştiği yerde kitap değişir; kitabın değiştiği yerde ise edebiyatın kaderi yeniden yazılır. Bugün bir kitabevinin kapısından içeri girdiğimizde bizi karşılayan manzara, yalnızca yayıncılık dünyasının değil, çağımızın ruh hâlinin de bir özetidir.
Markete girdiğinizde rafların size ne almanız gerektiğini söylemesine şaşırmazsınız. Göz hizasına yerleştirilen ürünler, renkli kampanya etiketleri, “en çok satan” ibareleri… Hepsi tercihinizi yönlendirmek için vardır. Çünkü marketler, ihtiyacınızı keşfetmenizi değil; size sunulanı satın almanızı ister.
Peki aynı düzeni bir kitabevinde de görmeye başladıysanız? İşte o zaman durup düşünmek gerekir. Çünkü artık konuştuğumuz şey yalnızca kitap değildir. Konuşmamız gereken, edebiyatın piyasa karşısındaki yeridir.
Kitap, maddî bir nesnedir; basılır, taşınır, satılır. Bundan daha tabiî bir şey olamaz. Ancak kitabın satılması ile edebiyatın satış stratejilerine teslim edilmesi arasında derin bir uçurum vardır. Ne yazık ki günümüz yayıncılığı, giderek bu uçurumun tehlikeli kıyısına yaklaşmaktadır.
Eskiden yayınevleri yazar arardı. Bugün ise çoğu zaman müşteri aranıyor. Eskiden editör, metnin estetik kıymeti üzerinde dururdu. Şimdi ise çoğu yayınevinin ilk sorusu şudur: “Kime, kaç adet satar?”
Elbette bu soruyu yalnızca yayınevlerine yöneltmek haksızlık olur. Kâğıdın her geçen gün pahalandığı, dağıtım ağlarının tekelleştiği, kargo ücretlerinin kitabın maliyetini artırdığı, okur kitlesinin giderek daraldığı bir ülkede yayıncılık da ayakta kalma mücadelesi veriyor. Ekonomik gerçekleri görmezden gelmek mümkün değildir. Ancak ekonomik zorunlulukların edebî ölçülerin yerini alması, başka bir sorunu doğuruyor: Risk almayan yayıncılık, zamanla keşfetmeyi de bırakıyor.
Böylece raflarda aynı yüzler, aynı isimler, aynı tanıtımlar dolaşıyor. Biz artık kitap seçmiyoruz; bize seçtirilenler arasından tercih yapıyoruz. “Çok satan” etiketi, farkında olmadan “en iyi” hükmüne dönüşüyor. Oysa satış rakamları, estetik değerin değil; çoğu zaman pazarlama gücünün göstergesidir.
Edebiyat hiçbir zaman çoğunluğun beğenisini memnun etmek için var olmadı. Büyük eserler, piyasanın taleplerine göre değil, insanın hakikat arayışına göre yazıldı. Dostoyevski insan ruhunun karanlığını pazarlamak için kaleme sarılmadı. Tanpınar zamanı satış grafikleriyle ölçmedi. Oğuz Atay görünür olmak için roman kurmadı. Bugün klasik dediğimiz eserlerin önemli bir kısmı, yayımlandıkları dönemde ticari başarı ölçütleriyle değerlendirilseydi belki de “başarısız” sayılacaktı. Fakat zaman, piyasanın hükmünü değil; hakikatin sesini doğruladı.
Çünkü piyasa kitabı satabilir; ama asla edebiyat üretemez. Edebiyat, piyasanın talebini karşılamak için değil, insanın eksikliğini tamamlamak için vardır. İyi bir roman bazen okurunu rahatsız eder, iyi bir şiir yıllarca tam olarak anlaşılamaz, güçlü bir hikâye ise insanı kendi vicdanıyla baş başa bırakır. Gerçek sanatın amacı müşteri memnuniyeti üretmek değil; insanın hakikatle yüzleşmesine imkân hazırlamaktır.
Bir diğer acı mesele ise yazarın değişen rolüdür. Bir zamanlar masasının başında yıllarını veren yazar, bugün kitabını sırtına alıp okul okul, fuar fuar, konferans konferans dolaşmak zorunda kalıyor. Sosyal medya algoritmalarını takip ediyor, kısa videolar hazırlıyor, görünür kalabilmek için sürekli kendini hatırlatıyor; kimi zaman ciddi bütçeler harcıyor. Yazmak, neredeyse işin en kısa kısmına dönüşüyor.
Bu tabloya bakıp yazarı suçlamak elbette kolaydır. Oysa mesele yazardan da büyüktür. Çağımız, sanatçıyı eser üreten bir mütefekkir olmaktan çıkarıp içerik üreten bir görünürlük aktörüne dönüştürmektedir. Artık eser değil görünürlük; derinlik değil dolaşım; hakikat değil etkileşim konuşuluyor. “Kültür endüstrisi” denilen şey tam da budur. Kültür, insanı dönüştüren bir iklim olmaktan çıkar; tüketilen bir nesneye dönüşür. Endüstri, kötü eser üretmekten önce, iyi eseri arama ihtiyacını ortadan kaldırır.
Bütün bunlar yalnızca yayıncılık meselesi değildir. Aynı zamanda bir eğitim ve medeniyet meselesidir. Millî eğitimin temel hedeflerinden biri, estetik duyarlılığı gelişmiş bireyler yetiştirmektir. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli de bu hedefi yeniden vurgulamaktadır. Ne var ki estetik, ezberle kazanılmaz. Güzeli tanımadan güzel sevilmez. Nitelikli edebiyatla buluşmayan bir nesilden estetik zevk beklemek, toprağa hiç su vermeden meyve beklemek gibidir.
Bugün çocuklarımızın önüne ne koyuyorsak, yarının kültürünü de onunla kuruyoruz. Çünkü okur yetiştirmek, müşteri yetiştirmek değildir. Okur, kendisine sunulanı tüketmez; hakikati arar. Tüketici vitrindeki ürünü seçer; okur ise satırların ardındaki insanı, fikri ve hakikati arar.
Belki de yeniden şu soruyu sormalıyız: Kitapları raf ömrüne göre mi değerlendireceğiz, yoksa ömürlere dokunma kudretine göre mi? Market raflarında duran her ürünün bir son kullanma tarihi vardır. Raf ömrü dolan ürün yerini yenisine bırakır. Gerçek edebiyat ise raflarda değil, insanın hafızasında yaşar. Her çağ onu yeniden keşfeder, her okur onda kendinden bir iz bulur.
Çünkü marketler tüketilecek ürünler için vardır. Edebiyat ise insanın tükenmemesi için. O zaman ecdadımız gibi insanı yetiştiren, geliştiren ve yücelten bir edebi zevke tekrar ulaşmak dileğiyle.
















