Bir gün insanlar değil, insanlık ölür. Toprak yine yeşerir, şehirler yine ışık saçar, çocuklar yine doğar belki. Ama merhamet doğmaz, adalet büyümez, vicdan konuşmazsa; işte o zaman insanlığın cenazesi çoktan kalkmış demektir.
İnsanlığın ölümü yalnızca bir savaşla olmaz. Bir bombanın sesiyle değil, bir kalbin susmasıyla başlar. Bir anne çocuğunun gözyaşına kayıtsız kaldığında, bir komşu komşusunun açlığını görmezden geldiğinde, bir dost dostunun sırtından vurduğunda insanlığın mezarına bir kürek toprak daha atılır.
En tehlikelisi ise şudur: İnsanlığın ölümü sessiz gerçekleşir. Alkışlar arasında, kalabalıkların ortasında, ekran ışıklarının altında olur bu ölüm. Bir mazlum ağlarken “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” denildiği anda insanlık bir nefes daha kaybeder.
Çünkü insan olmak, yalnızca iki ele ve iki göze sahip olmak değildir. İnsan olmak, başkasının acısını kendi yüreğinde hissedebilmektir. Bir yabancının yarasını sararken kendi kalbini de onarabilmektir.
Bugün insanlık ölüyorsa, bunun sebebi kötülüğün güçlü olması değil; iyiliğin korkak davranmasıdır. Herkes kendini haklı görür, fakat kimse sorumluluk almaz. Herkes konuşur, ama kimse gerçekten dinlemez. Çürüme işte tam burada başlar. İnsanlığın mezar taşı mermerden değil, umursamazlıktan yapılır. Üzerine yazılan tek cümle şudur: “Beni ilgilendirmiyordu.”
Oysa ölüm bir anda gerçekleşmez. Önce utanma duygusu kaybolur, sonra empati zayıflar, ardından adalet duygusu sarsılır; en sonunda vicdan susar.
Bir çocuk savaşın ortasında oyuncak yerine korkuyu öğreniyorsa, bir genç hayallerini kurmak yerine hayatta kalmayı düşünüyorsa, bir yaşlı yalnızlıktan çok unutulmaktan korkuyorsa bil ki insanlık ağır yaralıdır.
İnsanlık zayıflarken şehirler büyür, binalar yükselir, teknoloji ilerler; fakat kalpler küçülür. Eller birbirine uzanmak yerine ekranlara uzanır. Sözler yüz yüze söylenmek yerine duvarlara yazılır. Gözler görür ama anlamaz; kulaklar duyar ama dinlemez.
En acısı da şudur: İnsanlık öldüğünde kimse yas tutmaz; çünkü herkes kendi çıkarının peşinde koşmaktadır. Bir gün gelir; insanlar birbirine yabancı olmakla kalmaz, birbirini tehdit olarak görmeye başlar. Güven lüks sayılır. Sadakat alay konusu olur. Dürüstlük ise aptallık olarak görülür.
Ve o gün insanlık sadece ölmez; aynı zamanda unutulur. Asıl felaket de budur. Bir toplumun kalbi taşlaşırsa, karanlığa gömülen yalnızca sokaklar değil, ruhlardır. Zenginlik artar ama şükür azalır. Bilgi çoğalır ama hikmet kaybolur. Kalabalıklar büyür ama yalnızlık derinleşir. Bir baba evladına sevgiyi değil korkuyu miras bırakıyorsa, insanlığın tabutuna son çiviler çakılıyor demektir.
Belki de en korkuncu şudur: İnsanlık ölürken insanlar kendilerini haklı sanır. Kimse kötülük yaptığını kabul etmez; herkes kendi çıkarını “zorunluluk” olarak tanımlar.
Oysa insanlık; güçlünün zayıfı ezmediği, zenginin yoksulu görmezden gelmediği, insanın insanı sadece insan olduğu için sevdiği bir düzendir. Ama hâlâ umut vardır. Çünkü insanlık bir ideoloji değil, bir kalp meselesidir. Bir çocuğa öğretilen merhamet, bir gence gösterilen adalet, bir topluma kazandırılan vicdan yeniden diriliştir.
Dünya bir anda değişmeyebilir; ancak bir kalp değişirse bir ev değişir. Bir ev değişirse bir mahalle, bir mahalle değişirse bir şehir, bir şehir değişirse bir ülke; bir ülke değişirse dünya değişir. Ve insanlık yeniden doğar.
Unutma: İnsanlığın ölümü bizim suskunluğumuzsa, dirilişi de cesaretimizle mümkündür. Belki insanlık bugün ağır yaralıdır; fakat hâlâ nefes almaktadır. Eğer o nefes senin yüreğinde atıyorsa, henüz hiçbir şey bitmiş değildir.
















