Çiçeklerin hikâyesini bilirseniz, onları daha çok severseniz. Fakat sizin hikâyenizde yer alırlarsa âşık olursunuz ya da zaten öylesinizdir.
Biliyorum, yine eksik kalacak, yine her şeyi söylemeyeceğim. Zira ben, edebiyatla ucundan kıyısından ilgilendiğim hâlde epeyce bir dağ adamıyım. Nahif ruhlu bir orman serserisiyim. Bilirsiniz işte, iyi kötü, dağlarda başına buyruk açan o çiçekleri. Ama tanırım biraz da şehrin sokaklarını. Hem adab-ı muaşeret falan da Fransız kültüründen İngiliz sarayına kadar hayatıma girmişse de, şimdilerde bozkırda esen deli bir rüzgâr gibiyim. Zaten şu vakte kadar bana “deli” diyenler olmuştur, “kimim ki ben zaten” diye çokça ilân edildiğim hâlde hem de. Gerçi, “kimkiyim ki ben” kimliğim ya da bunu fark edişim sonradan oldu. Dağ, orman demişken, bilirim işte çiçekleri de kuşlar kadar. Hikâyeleriyse hep edebiyattan… Hâliyle, benim hayatıma da hikâye olmuşlardır bir zaman. Zaten köy menşeli biri olarak çıktım yola; bakmayın büyük şehirlerde sanat tarihi falan okuduğuma.
Hem, bizim köyde çiçek çoktu. İnsan çocukluğuna dair olan şeyleri, yaş aldığında daha da kıymetlendiriyor. Böylelikle yaşamı başa sardırıp bitiriyoruz belki de. Bilirsiniz mi, bilmem; bir yazımızda sarı çiğdemlerden epey söz etmiştik. Dışarıdan bir gözle baktığında iyi bir edebi yazı oldu o. Altının değerini sarraf bilir ama mücevher görmüşlüğüm oldu, hurdacı elinde. Neyse; çocukluk, çiçek falan diyorduk, diye sabun çiçeği geldi aklıma. Çayırlarda açan, minnacık turuncu çiçekleri olan, otsu bir çiçek türü kendisi ama sabun kıtlığımı vardı, bilmem neden; biz onu sabun olarak kullanırdık. Ellerimizi suda onunla ovuşturduğumuzda köpürürdü işte. Sanki bir de temizlik müptelası çocuklarmışız gibi! Hem, ecnebi kökenli hijyen kelimesi bile toplum literatüründe yoktu henüz. Büyüyünce hijyen, sanitasyon işleriyle de uğraştık laboratuvar ortamlarında; o ayrı ama çocukluk kadar saf, duru, berrak, temiz kalmadı duygularımız. Yani, ellerini çiçekle yıkayan çocuklardık biz.
Yine neyse, gül dalına bülbül kondurmadan (kondurmak isteyenler, sitede yer alan “Sonsuz Dua” hikâyemize bakabilir) turuncu çiçek bahsinden aklımıza gelen küçük mavi bir çiçekten bahsedelim. Aklımıza gelen dediysek, aklımız ve gönlümüzle epey bir teşvik-i mesaisi olmuştur kendisinin. Hem belki sana dairleşmenin adıdır küçük mavi çiçekler, belki de bizleşmenin ve aşklaşmanın… Öyle ya, bir aşktan doğmuş bu küçük mavi çiçeğin adı da “unutma beni çiçeği” oluvermiş.
Unutma beni çiçeği; derin sevgiyi, mutlak sadakati ve kaybedilene duyulan sonsuz özlemi ifade eder. İsminden de anlaşılacağı gibi, araya mesafeler veya ayrılıklar girse bile sevginin hep kalacağını anlatmak için kullanılır. Uzun süre görüşemeyecek olan sevgililerin sembolü oluvermiştir o.
Aynı zamanda geçmişe duyulan saygıyı ve unutulmak istenmeyen anıları temsil eder. Alzheimer hastalarına yönelik farkındalık çalışmalarında sembol olarak kullanılmasının sebebi de hafıza ve hatırlama ile olan bu güçlü bağıdır.
Hikâyesi, Orta Çağ Almanya’sında geçen ve Tuna Nehri kıyısında son bulan trajik bir aşk efsanesine dayanır. Efsaneye göre bir şövalye ve sevgilisi nehir kenarında yürüyüş yaparken kadın, nehrin kenarında sürüklenen parlak mavi çiçekleri görür. Şövalye, sevgilisi için bu çiçekleri almaya çalışırken dengesini kaybeder ve üzerindeki ağır zırh sebebiyle suya düşer.
Akıntıya kapılan şövalye, elindeki çiçek demetini son bir gayretle kıyıdaki sevgilisine doğru fırlatır. Sulara gömülmeden hemen önce ise “Beni unutma!” diye haykırır. O günden sonra bu mavi çiçekler, şövalyenin son sözüyle anılmaya başlar ve ölümsüz aşkın simgesi hâline gelir. Bu hüzünlü hikâye, çiçeğin isminin kökeni olarak tüm dünyaca bilinmektedir.
Bizim de “küçük mavi çiçekler” diye şiir olarak yer edinmiştir kalemimizde, hatıralarımızda; ve sen yine de “unutma beni” işte.
“…
Bir esinti yayılır,
Saçlarının arasından;
Okşar bütün yeşilliği,
Mavilenir her yer;
Tatlı bir koku sarar,
Biga’nın bütün ovalarını.
Küçük mavi çiçekler,
Tatlı bir dokunuş bekler;
Koklarken sen onları,
Fındık burnunun ucundan.
… ”
Şiir, sever edebiyatı; edebiyat da bir o kadar beni. Ben de işte, napiim bu durumda yani!
Uğrayalım mı bir de kardelene?
Bilirsiniz işte, onu çiçeklerin en manyaklarındadır! Belki o yüzden yakın bulduklarımdandır kendime. Aykırıdır hem, bir kere. Olur olmadık zamanda açıverir öyle. Üç yapraklıdır çiçeği, fazlaya gerek duymaz. Zarafeti bir başkadır ve boynu da bükük kalmıştır benim gibice. Aslında onun bütün özellikleri aşktandır.
Yüzyıllar önce, kışın dondurucu soğuğuna meydan okuyan iki sevgili çiçek varmış. Bahar geldiğinde buluşmak üzere sözleşmişler. Kardelen, aşkına olan sadakatini göstermek için kışın en çetin zamanında, karların altından başını çıkarıp yeryüzüne ulaşmış. Ancak sevgilisi hercai menekşe, karın soğuğundan korkup açmamış ve sözünü tutmamış. Kardelen, karlar üzerinde günlerce sevdiği menekşeyi beklemiş. Ancak sevgilisi gelmeyince hem soğuktan hem de yaşadığı hayal kırıklığından dolayı boynunu büküp ölmüş.
Bu hikâye gereği kardelen, kara gün dostu olarak bilinir; zor zamanlarda vefayı temsil eder. Kışın ortasında açtığı için umudun ve yenilenmenin sembolüdür. Hercai ile olan hikâyesi sebebiyle imkânsız aşkı ve sadakati simgeler. Ama menekşe de işte, Ahmet Kaya’nın söylediği o şarkıda edindiği yerle kalbimizi çalmıştır.
“Suya hasret çöllerde
Beyaz güller biter mi?
Dikenler göğü deler mi?
Bir menekşe kokusunda
Seni aramak var ya
Bu hep böyle böyle gider mi?”
Âh ki kokusuz menekşe!
Kardelene dair şarkılarda ise önceliğim Sezen’inkinden ziyade Yıldız’ındır. “Aşk yine başa belâ” cihetindendir her daim. Ve/fakat, bir zerresine bile yaklaşamayacağını bile bile sevgiliye/sevgilime benzeme gayretini takdir edişimizden, şiir etmişizdir biz de kardeleni.
“Sana benzeme hevesiyle açmış
Beyaz teninde o ürperti
Sen başını yana düşürmüşsün gibi
Eğilmiş öylece narin tacı,
Sanki bana doğru geliyorsun.
Soğuk karda sıcacık bir beyaz
Çizmelerin de su almış biraz
Ayakların üşümüş kardelen
İpince beline sarılıvermişim de
Bitmeyen o kış geceleri,
Koynumda hep ısınıvermişsin gibi…”
Ve ben, dostlar, birçok çiçekle birlikte karanfili de severim. O ki; aşkın, kederin gözyaşından yaratılmıştır. Hem olmuştur mutlaka, sevgilinin parmakları arasında, pembenin en güzel tonunda, bir zaman.
“Sevgilim parmağında yabani karanfil tutsa, beni bir tek o anarken, bütün dünya unutsa.” demişizdir biz de konuya dair.
Kekebekli karanfilli şiirinde Haşim:
“Yârin dudağından getirilmiş
Bir katre alevdir bu karanfil,
Gönlüm acısından bunu bildi!
Düştükçe vurulmuş gibi, yer yer
Kızgın kokusundan kelebekler;
Gönlüm ona pervane kesildi.” demiş.
Haşim, hoş, güzel söylemiş. Haşim’in dediklerine şöyle demiş başka bir şair:
“Beyaz bir buluttan birgün ansızın,
Bir karanfil düştü parmaklarıma.
Gözlerine kuşlar doldu bir kızın,
Elleri karıştı ırmaklarıma.
Islak bir yürektir bende karanfil,
Ruhum, kokusunun dilencisidir.
Haşim, bu bir alev damlası değil,
Büyük yangınların habercisidir.”
Hepsi bir yana, sevgilinin eline değmişse bir karanfil, kokusu sevenin yüreğine çoktan düşmüştür bir kere.
Sevgilinin başka, başka çiçeklere de sonsuz anlamlar katması üzerine, duâlarla, yeni yazılarda buluşmak üzere…


















