“Eski eski olduğu için atılmaz, kötüyse atılır. Yeni yeni olduğu için alınmaz, iyiyse alınır.” diyen Mehmet Akif, eserlerindeki dili yeni neslin anlayamadığını, anlaması için Türkçeden Türkçeye çevrildiğini bilseydi, yazar mıydı yine aynı heves ve azimle şiirlerini? Buyurun, kendisinden dinleyelim;
“Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak,
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.”
Yeni nesillere ulaşmak ister dil. Bu amaçla adım attığı, çağladığı yolun adıdır tarih, hafıza. Yürürken kullandığı kuvveti, kudreti kültürden, gelenekten, medeniyetten alır. Adımlarını azami dikkatle atar, çünkü omuzlarında taşıdığı topyekûn millettir. Ve bunun içindir ki dili, tarihi, irfanı yok edilen milletlerin ayağı tarih sahnesinden kayar boşluğa yok oluşa doğru.
Dil ne kadar ayakları yere sağlam basar, zengin, kudretli, yüksek olur; gölgesinin ulaşabildiği yer ne kadar büyük ve geniş olursa omuzlarda taşıdığı milletin bağı göğe erer, omuzlarda yükseldikçe ufku açılır, gelişir, derunlaşır. Bakış açıları, düşünceleri değişir, katmerleşir. Gözü hep yükseklerde olur. Manzarası her daim ruhunu taçlandırır, güneşe yaklaştıkça sanatı parıldar. Peki kim ister başımızın göğe ermesini, göğermemizi, yanlış soru aslında biz istiyor muyuz gökyüzünü?
Şükür, okur yazar oranımız epeyce artış gösterdi, hele Osmanlı dönemine kıyasla. Yalnız, ortada okkalı, kallavi bir gerçek var. Neyi ne kadar okusak okuyalım üzüldüğümüzde sadece üzülürüz, bazılarımız azap çeker, hadi bir ufuk sıçraması bazılarımız da gam çeker, kederlenir, dertlenir. Okur yazar olmayan bir Osmanlı hanımefendisi bunların yanında; elem çeker, esef duyar, melal içinde olur, meyus ve ıstırap içinde kıvranır, dilsuz olur, hüsrana uğrar, teessür içinde kalır.
Aşık olduğumuzda tutkun olur, sevdaya düşer, deli divane dolaşırız. Bir Osmanlı genci, bu duyguları daha yoğun yaşar; dildade, meftun, muhib, müptela olur, mahbup kalır, mecluba, mecnuna döner, mehparesinin etrafında pervane misali yorulmak nedir bilmez.
Peki mutlu olduğumuz vakit tablo değişir mi? Sevinçli, neşeli, şen şakrak, hoşnut mutlu oluruz, yüzümüzde güller açar. Tüm bu duygularımızın yanında bahtiyar -beyhudar olabilirdik, yaşadığımız her neyse bizi abad edebilir, yüzümüz gözümüz meymenet içinde kalabilir, saadet ve sekinet açabilirdi ruhumuzda. Şad ve kam içinde yüzebilir; nefeslerimizi kutlu, mesut, mutmain ve devletlu alabilirdik. Kitap başka milletlerde kelime hazinesinin gelişmesi için okunabilir, bizde okumak demek hazinemizin nasıl talan edildiğini öğrenmek demek.
Dil insanı kendine bağlar ilkin. Ardından çevresine, düne, bugüne, yarına, hayallerine, düşüncelerine bağlar. Toprak üstündekileri birbirine bağlayan dil, toprak üstündekilerle altındakileri de bağlar birbirine. Anneannenin yüzyıllar öncesinden seni okşadığı sana ulaştığı elleridir kelimeler, büyükbabanın yürümen gereken yolu gösterdiği parmağı, kutlu şehidin yürüdüğün yoldaki taşları aldığı kollarıdır kelimeler. Onun için bir bu kadarı da yerin altındadır dilimizin.
Şimdi aynı soruyu tekrar soralım sanatta, fikirde, ilimde, irfanda, medeniyette gökyüzüne talimli miyiz? O vakit Fuzuli’nin, Baki’nin, Hayali’nin, Kadı Burhaneddin’in, Şeyh Galip’in kağıt üzerinde bıraktığı bize ait tohumları tüm gücümüzle üfleyip, nefesleyelim; karışsın hayatımıza, toprağımız, gönlümüz, havamız, muhabbetimiz, odamız, tabağımız, pencerelerimiz filizlensin, şenlensin…



















