Yıllardır büyüttüğüm bir starliçem vardı. Sadece bir saksı bitkisi değildi benim için. Her yeni yaprağında biraz sabır, biraz emek, biraz da zaman birikmişti. Büyümüş, güçlenmiş, evin en güzel köşesine yerleşmişti. Yaprakları öylesine genişlemişti ki baktıkça insanın içi açılıyordu.
Bir gün o büyük yeşil yaprakların üzerinde küçük beyaz mantarlar belirdi. Yoğun ve yorucu bir dönemin içindeydim. Çözüm ararken bir arkadaşım yardım etmek istedi. Mantar ilacı olduğunu söylediği bir ürün getirdi. Şişenin üzerinde ne bir etiket vardı ne de içeriğine dair bir bilgi. İçime sinmedi. Beklettim.
Ertesi gün vakit bulamadığımı söyleyince ilacı kendi hazırladı ve çiçeklere uygulamaya başladı. Ağır kokusu o an bile içimde bir huzursuzluk bıraktı. Birkaç gün sonra uyandığımda ise yıllardır gözüm gibi baktığım bitkilerimin sararmaya başladığını gördüm. Sadece starliçem değil, diğer çiçeklerim de soluyordu. Günler içinde canlılıklarını kaybettiler. Yılların emeği, birkaç gün içinde sessizce yok oldu.
Uzun süre kuruyan starliçeye baktım. Onu atmak istemedim. Sonuçta o çiçeğin her yaprağında hatıralarım vardı. Ama sonra fark ettim ki onu yaşadığı hâliyle değil, çoktan bitmiş bir hâlinin hatırına tutuyordum.
Bazen insan, kaybettiği şeyi değil; ona verdiği emeği bırakmakta zorlanır.
O gün mesele yalnızca bir çiçeği kaybetmek değildi. Asıl zor olan, çoktan bitmiş bir şeyi hâlâ yaşıyor sanmaktı.
Karşımda artık büyüyen, gelişen, hayat veren bir bitki yoktu. Sadece geçmişin izlerini taşıyan kuru bir gövde duruyordu.
O an anladım ki bazı şeyler hayatımızda varlığını değil, yalnızca hikâyesini sürdürür.
Hayat da bazen böyledir.
Sırf yıllarımızı verdiğimiz için sürdürdüğümüz ilişkiler, alışkanlıklar, dostluklar, hayaller ve hatta bazı acılar vardır. Onlar çoktan canlılığını yitirmiştir ama biz geçmişte verdiğimiz emeğin hatırına bırakamayız.
Oysa emek vermiş olmak, devam etmek için yeterli bir sebep değildir.
Çünkü bazı şeyler biz onları bırakamadığımız için değil, aslında çoktan bittikleri hâlde kabul edemediğimiz için hayatımızda kalırlar.
Bazı insanlar gider. Bazı hayaller gerçekleşmez. Bazı yollar da bir yere çıkmaz. Fakat insanın olgunluğu, her şeyi kurtarmaya çalışmasında değil; kurtarılamayacak olanı fark edebilmesinde saklıdır.
Bir şeye yıllar vermiş olmak, onu sonsuza kadar taşımak zorunda olduğumuz anlamına gelmez.
Bazen bırakmak, vazgeçmek değildir. Bazen bırakmak, gerçeği olduğu gibi kabul edebilmektir.
Bazı şeyler zamanında güzeldi. Bazı insanlar gerçekten değerliydi. Bazı hayaller bizi uzun yollar boyunca ayakta tuttu. Fakat yaşamın bir noktada bizden istediği şey, ne kadar emek verdiğimize değil, önümüzde hâlâ neyin yaşadığına bakabilmektir.
Ve insan, hayatında yer açmayı ancak kuruyan çiçekleri bırakabildiğinde öğrenir.
Bazı yükler sırtımızda değil, hatıralarımızda taşındığı için ağırdır.
Çünkü bazı vedalar vazgeçmek değildir; çoktan bitmiş olanı kabul etme cesaretidir.

















