1- Mahremiyet Neydi?
Instagram sayfalarında insanların bana göre özel, mahrem anlarını izlerken istemsizce düşündüm.
Mahremiyet sadece yatak odalarında mı kaldı?
Doğum, okul, evlilik ve hatta ölüm süreçlerine şahit olduğumuz birçok insanı tanımıyoruz.
Elbette ki tanıdığımız insanların, dostlarımızın mutlu ve üzüntülü günlerini birkaç kare ile paylaşmasından bahsetmiyorum.
Mesela doğum; sancı çekerken belgelenmek, doğumhane fotoğrafları çekmek, gecelikle lohusa yatağında bebiş ve sevdiklerinle bu hoş anları kayıt altına almak hepimizin zaafı.
Ama ya bunları açık hesaplardan paylaşmak?
Okul anıları ve yıl sonu merasimleri de öyle. Geçen yazımda da paylaşmıştım; abartılı yaşamak yeterince tatmin duygusu oluşturmadığı için belki de bir de bu anıları afişe etmekle hedeflenen ne olabilir?
Kına geceleri hanımlar arasında olurdu; eğlenilir, ağlanır, gülünürdü. Son dönemde erkekler de dahil oldu kına gecelerine ama asıl konumuz bu değil. Kına gecesi programları niçin umuma servis edilir ki!
İçimizde yaşayıp mutlu olmayı hatırlayalım dostlar.
Çünkü mahremiyet mefhumu önemlidir.
2- Sosyal Rollerimiz
Bazen metafor olarak dünyayı bir sahne olarak düşünürüz. Biz de o sahnede rol alan oyuncularız. İki çeşit sahne oyunculuğu olur. Biri sinema, diğeri tiyatro sahnesi. Sinemada kamera en küçük mimikleri bile yakalayacağı için sinemada minimal, yani küçük oynarken duyguyu vermek büyük ustalıktır. Tabii ki anlık korku, acı, dehşet karelerinde yapılan roller hariç. Ama her sahneyi böyle büyük yaşarsak ne olur? Seyirci yorulur. Normal bir sahneye, durağanlığa ihtiyaç duyar.
Tiyatroya gelince; tiyatroda ses sorunu çözülür ancak arka sıradaki seyirciye mimiklerin ve duygunun geçmesi için büyük oynanır.
Abartılı ama role göre dengeli.
Dünya bir sahne, Yüce Yaradan bu kâinatın ve yaratılan her şeyin kader inşacısı. Tabii cüz-i irade de bizlere kodlanmış olarak yaratılıyoruz.
Ama rolümüzü biz oynuyoruz.
Tepkilerimizi biz seçiyoruz. Seçmeliyiz. Öncelikle neredeyiz? Sinema sahnesinde miyiz, tiyatro sahnesinde miyiz? Bunu idrak etmeliyiz.
Ben sinemada olmayı tercih ediyorum, diyerek de ilerleyebiliriz; tiyatroyu da seçebiliriz.
Ancak belki de seçim yapmak zorunda değilizdir. Belki de önemli olan, bizim o an hangi sahnede olduğumuzu idrak ederek hareket etmemizdir ve bu da cüz-i iradeye dahildir.
Örneğin bir cenazede ağlayan değil, ağlamayan, lakayt ve duygusuz olan dikkat çeker, değil mi? Bizim çok yakınımız olmasa da taziye için gittiğimiz cenazede kalbimiz acıdan boğulmuyordur ancak yüzümüzde keder ve hüzün asılıdır. Çünkü o anki sahne bunu gerektirir ve biz de o anki rolümüzü hakkıyla yapmaya çalışırız.
O an tiyatroda olduğumuzu düşünerek büyük oynasak, yani cenaze yakınları gibi tabuta sarılsak, fenalaşsak (gerçekten içimizde yaşamadığımız hâlde), rol çalmış oluruz.
Çünkü o gün bizim rolümüz yardımcı roldür.
Evet, dünya sahne, bizler de oyuncular olsak bile sadece kendi filmimizin başrolleriyiz. Diğer insanların filminde bazen yardımcı oyuncu, bazen figüran oluruz.
Mesela çok basit gibi görülebilir fakat bir düğünde beyaz giymek rol çalmaktır. Ya da düğün sahiplerinden daha ilgi çekici giyinmek, davranmak rol çalmaktır ve abestir. Bu, yazısız sahne kuralları, yani görgü kurallarındandır.
Bir hasta ziyaretinde kendi hastalıklarını saymak, taziyede en çok kendi yas sürecini anlatmak, derdi olan birini dinlerken dert yarıştırmak olmaz. Abestir.
Yine de biz hani dobrayız, içimiz dışımız bir, politik olamıyoruz; çünkü en doğrusu açık sözlü ve doğru davranmaktır ya! Bu süslü ve bizi iyi hissettiren, buram buram ego kokan sahne kostümünü her yerde ve durumda giymek; taziye evinde abiye giymek, düğüne bornozla katılmak kadar abes, hatta şuur dışı olur.
Az çok yazılarımı takip edenler genelde soru dili kullandığımı bilir. “Şunu yaparsak sonucunda bu olmaz mı?” gibi. Lakin bu konuda soru dili kullanmıyorum, bilinçli olarak. Çünkü insan sosyal bir varlıktır, nokta.
Belirgin hayati (trafik kuralları gibi) kurallara uymamak nasıl ki fiziksel harabiyet ve travmaya yol açıyorsa, bu adab-ı muaşeret dediğimiz küçük görünen ama bilenler tarafından, yani bu tür inceliklere önem verenlerin kolayca ayrım yapabileceği ve kendi sözde sarsılmaz egosal varlığımızın karşıda bir karınca (sadece boyut olarak kullanıldı) kadar göründüğü gerçeğini değiştirmez.
Mesela bu yazıyı yazarken iyi bir yazar rolüm gereği kelimelerimi dikkatli seçmeye çalışıyorum, değil mi? Bu benim rollerimden biri çünkü.
Ama edebi ve edebiyatı, insani hassasiyetlerimi yani sosyal rollerimi bir kenara bırakarak sadece dobra (patavatsızlıkla giydirilmiş) bir yazı yazsam, nasıl mı yazardım?
Konu başlığı: Sosyal Rollerimiz
Bak kardeşim, bu dünyada sadece sen biricik değilsin! Herkes kendi aynasında biricik. Öyle aklına estiği gibi, aklına estiği zaman, aklına estiği yerde aklına eseni yapamaz ve söyleyemezsin. Yok, ille de ben dobrayım rolünü benimsemekte ısrar ediyor, yani sahne kostümünle her yerde salına salına boy gösteriyorsan, sonuçlarına katlanırsın. Hem saygınlık isteyip hem de başına buyruk olmak! Olmaz. Düşüneceksin. Mecbursun.
Ben bunları hiç de yapamam, benim tek bir üslubum var; o da size uyarsa, diyorsan, sana seninle mutluluklar dileriz.
Umarım yalnızlığı seviyorsundur. Yoksa sevmiyor musun? Yalnızlıktan şikâyet mi ediyorsun? Yapma ama, senin o kişilik obezi dünyana senden başka kimse sığamaz ki!
Dahası da mı var! Sen bir de muhatabına şirin görünmek için diğerlerini eksik, kusurlu, hatalı göstermeye mi çalışıyorsun?
Ağız ishali sendromu olabilir sende kardeşim. Tedbir ve tedavi şart. Tedbir çevrendekiler için.
İşte bu yazıdan sonra belki de farkı anlatabilmişimdir.
Sizce anlatabildim mi dostlar?
















