Ne rengarenk süzülüşleri, Ne katmer katmer göğüs kabartışları, ne de baş döndüren kokuşları… Çiçekleri bu kadar güzel yapan şey, aslında onların birer ayna oluşu. Gözde aşk yoksa, kuru bir manzaradır çiçekler. Sevgilinin dudağına benzemese meselâ lâle, hani kadeh falan hem de dîvân edebiyatında; ne anlamı var yani bir şeylere benziyor oluşunun! Ya da sevgiliyle koklamamışsan bir çiçeği, aynı kokuyu duymamışsan, kokusu sana kafayı yedirse ne olur ki şimdi! Ayna onlar yani; hani, sensiz cennet bile sürgün yeri falandır ya bana, bir solgun papatyadır ki bin bir bahar işte sevgilinin yanında.
Her şeyin değerini, ölçüsünü belirleyen şey aşktır en nihayetinde. Sevgili yanındayken saatler saniye gibidir ama uzağındaysan eğer, Allah belasını vermiştir zaten zamanın ki zaman mı seni tüketir, sen mi kendini yitirirsin; çok fenadır o işler. Bir de dostlar, yanındayken bile özlediğin bir sevgiliyse o, (yani öyleymişse) onun hasreti nasıldır; işte öyle bir hesap icat olunmadı henüz!
Kaliteli zaman geçirmek falan diyorlar bir de şimdilerde. Hee, öyledir tabii! Ama kalite dediğin şey; onun yanında yaş odunları yakma telaşı, elinin ayağının birbiriyle kavga etmesi, ne bileyim; sabahın köründe yolda bulup aldığın kapkalın ekmeğin ağız ölçülerine uymamasının hesap edilemeyişinin verdiği mahcubiyeti saklamaya çalışmak falan işte yani! “Cennet kapısını açıp içeri, ‘gir!’ deseler, girmem yâri orda görmeden!” kafasındayız. Tamam, biraz güzel kafadayız. Öyle çakırkeyif falan değil: koca dünyayı fırıldak edecek, aklı akılla tüketecek kadar sarhoş! Kaliteli zamanmış işte!
Ben tabiatın en güzel köşelerini dolaşmış, şehirlerin atardamarlarında ömür eskitmiş adamım. Bilirim yâni, neyin nerede nasıl olduğunu. Sarayda mutsuzluğu da tattım, çadırda sonsuzluğu da… En uç, en zıt sıfatları sığdırdım ömrüme. Tapındıkları uydurma geleneklerle kavgayla geçti hayatım da aykırı olmakla suçlandım hep. “Ne var sen de herkes gibi oluversen!” demeleri; en sevecen, en iyilikli yaklaşımları oldu. Yaa, ben ne diyordum şimdi çocuk; “evet, çocuksun sen daha ve hiç büyümeyeceksin. Çünkü seni bir tek ben büyütebilirdim.”
Hikâye bu ya işte; hikâyende varsa çiçekler, güzeldirler ve öyle güzel bir hikâyen olmuşsa, sevdirmişse bir şeyler sana çiçekleri, o çiçekler mezarında da olur bir gün. Ama soldurmuşsan en aşk kokan çiçekleri…!
Hadi, Selimiye’deki ters laleye gidelim şimdi, boşuna denmemiş olsun bize vaktiyle sanat tarihçi. Ama ben şiirci, romancı, edebiyatçı falan… Avcı da oldum vaktiyle hem…. “Dur bi, dur dicem; duymayacak deli ya da umurunda olmayacak delinin!” Neyse!
Selimiye’nin ihtişamını gölgede bırakan o ters lâle, On yaşlarında var yok, o Fatma’yı kaybetmenin acısını asırlar sonrasına taşıyan bir gözyaşıdır. Hikâyenin detaylarına girmeyeceğim hiç. Ama bazı lâlelerin boynu büküktür. Bazı boynu bükük aşklarsa güneşi ve ayı yere indirip Mihrimah Sultan Camii gibi bir eser olarak gelir karşımıza. Ne diyelim; kuşun kanadı kırık, lâlenin boynu bükük, karanfillerse çoktan solmuş.
Gözünüz hep aynalarda olsun, belki bir gün eski bir aşkın taayyünü çiçeklenip beliriverir karşınızda!


















