Sevgili okuyucular, bugünkü yazımda hepimizin başına gelebilecek bir kişiler arası iletişim kazasını ele almak istiyorum. Modernitenin hüküm sürdüğü, dijitalizmin damga vurduğu bir çağda her gün sayısız iletişim deneyimine maruz kalıyoruz. Böyle bir atmosferde ‘bilgi güçtür’ parolasıyla sanal alemde hiç zahmet çekmeden ulaştığımız bilgileri, sosyal medyada takip ettiğimiz medyatik isimlerin aktardığı malumatı, haber bültenleri ve tartışma programlarıyla topladığımız verileri adeta bir zırh gibi kuşanarak kendimizi donanımlı sanıyoruz. Ne var ki dinlemenin değil konuşmanın geçerli akçe olduğu bu rekabetçi dünyada sosyal ilişkileri çoğu zaman karşımızdakine üstünlük kurmak için kuruyoruz.
Kişiler arası ilişkilerin bir meydan okumaya, hatta düelloya dönüşmesinin temel nedeni acımasız rekabete ve kuralsız yarışmaya dayanan postmodern kapitalizmdir. Hal böyle olunca iki kişinin gönülden kurduğu dostluğun yerini, tarafların birikimlerini ve sorunlarını birbirlerine döktüğü yüzeysel arkadaşlıklar aldı. Günümüzde muhatabınıza hemhal olmaktan, haldaşlıktan söz ettiğinizde alacağınız yanıt büyük ihtimalle ‘Sen neden bahsediyorsun ki?’ olacaktır.
Şimdi size kişiler arası iletişimde sütten ağzı yanan biri olarak kendi deneyimlerimi aktaracağım. Eskiden farkındalığımın henüz gelişmediği dönemde okuyup dinlediklerimi çözümlemeyi, bilgi biriktirmeyi seven biriydim. Arkadaşlarımla, dostlarımla, yeni tanıştığım kişilerle ya da aile sofrasında sohbet ederken hep öğrendiklerimi, olayların perde arkasını paylaşırdım. ‘Bakın mesele sizin bildiğiniz gibi değil’ der ve güncel bilgileri aktarırdım. Bir nevi bilgi toplayıcısı ve işleyicisi işlevi görürdüm. Özellikle küresel salgın döneminde konunun iç yüzünü anlatıp sağlık açısından yakınlarımı, dostlarımı ve aile çevremi riskli olabilecek konularda uyardım. Görünenlerin arkasında görünmeyenlerin olabileceğini vurguladım. Tabii muhataplarım kalıplarının ve alışkanlıklarının dışında bilgiyle tanışmaktan rahatsız oldular ve tepki gösterdiler. Tahmin edeceğiniz gibi ‘Sen kimsin? Bunları nereden biliyorsun? Atıyorsun, hayal görüyorsun’ gibi küçümseyici ifadelere maruz kaldım; marjinal gibi sıfatlarla damgalandım.
Öte yandan sosyal ilişkilerde karşımdakinin sorularına gereğinden ayrıntılı yanıtlar verdim; kısa ve net konuşmak yerine uzun uzun açıklamalar yaptım. Bu alışkanlık da iletişimde bedelini ödediğim kazalara yol açtı. Fitnenin alenen kol gezdiği bir çağda ağzımdan çıkan her kelimeye gereken özeni göstermedim. Oysa böyle zamanlarda insanlar açığınızı kollar. Dertlerinizi eşinize dostunuza döktüğünüzde zaafınızı öğrenip aleyhinizde delil olarak kullanabilirler; hiç ummadığınız bir anda üzerinize koz olarak çıkabilir. Ben de muhatabıma defalarca gönlümü açıp istismara uğradıktan sonra bu dersi acı biçimde öğrendim.
Sosyal ilişkilerde başınızın derde girmesini istemiyorsanız bildiklerinizi kendinize saklayın; sorulmadan yanıt vermeyin. Bu size ne kazandırır derseniz, hemen açıklayayım. Birincisi, sizi dinlemeyen, anlamayan ve önyargılarıyla damgalayan kişilere karşı sağlıklı bir mesafe koymuş olursunuz; zira sorulmadan konuştuğunuzda muhatabınız söylediklerinizi aleyhinize polemik malzemesine dönüştürebilir. İkincisi, sorulara az ve öz yanıt verin; böylece muhatabınızın provokatif sorularına, aşağılayıcı ya da küçümseyici tutumlarına karşı kendinizi korumuş olursunuz. Sözün özü, bildiklerinizi kendinize saklamak muhataplarınızın hoyratlığından ve anlayışsızlığından incinmemenizi sağlar. Kişiler arası iletişimde doğabilecek yıkıcı etkilerden korunmak için en sağlam zırh budur. Bildiğini kendine saklamak, bir bakıma muhatabınıza karşı ‘ben bilmem’ tavrını benimsemektir. Bilmiyorum diyebilmek ise başkalarını can kulağıyla dinleyip insan tanıma yolunda atılabilecek en büyük adımdır.
















