Çalap ışkı candaydı bu bilişik andaydı,
Adem-Havva kandaydı biz onunla yar iken.
(Yunus Emre)
‘Elestü bi rabbiküm’ diyen Rabbim, tüm ruhları toplayarak varlığına şahit tutmak istemiştir. Ya da insanın nisyan ile bir olduğunu bildiğinden hatırlatmak gerektiğini bilmiştir. Kendini göstermiş, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusunu sormuştur. Nefesinden üflediği âdemoğluna lütfetmiştir varlığını. Daha hak edip etmediğimiz meselesi yoktu. Hep beraber onun huzurunda bizi yaratanın güzelliğine eşlik ediyorduk. İyi, kötü, çirkin, fakir, zengin daha nicesi yoktu. Biz ve bizi ete kemiğe büründürüp kendi ruhunu üfleyen Er-Rahman. Buna kayıtsız kalamayan, gözleri güzellikten kör olan insan, “Kalu Bela” cevabını vererek bir sözleşmenin altına imzayı atmış oldu. Artık tescillenmişti biz olduğumuz. İnkâr edemez, nankörlük yapamaz, adaletin terazisinden kaçamazdın. Ben sana beni bildirdim ve sen de kabul ettin. Dağların, taşların, gökyüzünün, senden daha büyük, daha heybetli olanların kabul etmediği kulluğu sen kabul ettin insanoğlu. Bilgisizliğinden mi, cehaletinden mi, kibrinden miydi? Yoksa aşkından mı, aklından mı, kalbinden mi geldi bu kabul ediş? Külli iradenin cüzi iradeye boyun büküşü müydü? Bunun cevabı için milyonlarca, belki milyarlarca insan, ömürlerini vermiş, toprak olmuş ya da olacaktı. Böylece insanların kendince cevabı olacaktı. Cevabının tartısı önce gönlünde kurulacak, Kevser suyunda yıkanıp paklanacak, sırattan geçerek keskin kenarları pürüzsüz hale gelip öyle çıkacak adil olan sultanın karşısına, tartının şaşmayacağından emin olarak.
“Âdem ile Havva neredeydi?” sorusu bir yerlerden kulağıma geliyordu. Böyle büyümüştük hepimiz; belki de Âdem’di babamız, Havva idi annemiz. Sembolik yasak bir meyvenin yenmesi ile dünyaya düşen iki kul, dünyanın bir ucunda biri, diğer ucunda biri. Belki 40, belki de 200 yıl kalınan ayrılıktan sonra yapılan tövbe ile birbirine kavuşan bilinen en eski çiftti ikisi. İnsanlığa Âdem olduğunu adıyla sanıyla gösteren Hz. Âdem’den (a.s.) son peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.v.) uzanan kâmil insan olmanın yolu, elest meclisinde tüm ruhlar toplanmış, Allah’ın nurunu izlerken herkesten daha çok parlayışı ile ona doğru uzanıyordu. Tanıdıktı, samimiydi, sevgi doluydu, sıcaktı. Bir nida yükseldi âlemde: Muhammed (s.a.v.) yüzü suyu hürmetine yaratıldı kâinat. En çok sevilen sendin ve sana idi tüm kâinat. Âdem ile Havva’dan önceydin sen. Gerçi onlar da sendendi. Sendin kâmil insan. İnsanlığın kâmilliğe ereceği son noktaydın. Tıpkı son din İslam’ın zirvede olması gibi, sen de kâmil insanın zirvesiydin. Hakka ulaşmanın Âdem libasından geçtiğini, senin ilahi nurundan öğrenmiş olacaktık böylece. Sırasıyla düşecektik dünya mülküne, görevini tamamlayan ruhlar uçup gidecektik ahiret yurduna. Gördüklerini unutacak, verdiği söze bile şahit arayacak, hayatı yaşarken “bir zamanlar” nereden geldiğini, neyi aradığını, neye ulaşmak istediğini bilmemenin gayretiyle yolculuğunu sürdürecekti.
Düştü âdemoğlu dünya denen bir hana. “Şaşar Veysel iş bu hale, gâh ağlaya gâhi güle, yetişmek için menzile, gidiyorum gündüz gece,” dizeleri gelir aklıma. Veysel gibi şaşkındı insanoğlu. O sadece dile getirmişti gönül telini. Biz hep beraber bir canda pak nuru izlerken gelmiştik geçici olan âleme. Yetişeceğimiz bir menzil vardı, o da kâmil olan insana idi. Artık bir ömür biçilmişti insana. Belki uzun, belki kısaydı. O da bizim her şeyi maddi olarak gören aklımızcaydı. Hâlbuki uzayda kütle de zaman da farklıydı. Kim bilebilirdi ki dünyada geçen 80 yıllık ömrün, ahiret âleminde 1 saniye olduğunu ya da tam tersini. Ağlayarak mı binecektik tabuta, gülerek mi örtülecekti toprak üstümüze bilinmez ama arıyorduk bir ömür bir bedende bir bütün olduğumuz gerçeğini. Ney gibi mutluyduk sazlığımızda. Niye kopardınız ki bizi yurdumuzdan? Attınız madde âlemine sadece beş duyu, bir kör nefis, bir de cüzi irade. Dağ, taş sana sesleniyorum; biliyordun değil mi insanın bilinçsiz cesaretini? Yanıp yanıp tutuştuğunu, tutuştukça daha da yanık ses verdiğini neyden öğrendi belki de insan. Kâmil insan olmanın yolunun yanmaktan geçtiğini yüzlerce yıldır yaşar, gösterir softalar. Yanmış, tutuşmuştur onlar; şimdinin gerici, yobazı değildir anlaman gereken.
“Ben bir gizli hazine idim, bilinmek istedim.” hadisi ile aslında neyde, insanda anlamış olmalıydı geldiği dünyanın anlamını. Hamurumuzda vardı bu. Üflenen ruh ile canlanan insan, kendini bulsa, bir kulak verse gönlüne ulaşacağı “yar” olanı orada bulacaktı. Özüne dönecekti; belki “bir zamanları” madde âlemi olan bu dünyada yaşayacaktı. Her bir zerresinde Allah’ın varlığı tecelli olan insan, kendini bilse hazineye ulaşacaktı. Bir nevi hazine içinde hazine vardı. Cüzi irade külli iradenin içinde kaybolacak, onunla bütünleşecekti. Tüm günahlar dökülecek, yerine tertemiz sayfalar açılıp parıl parıl günler doğacaktı. Sevdaymış, elemmiş, dermiş kime ne ki? Bir sen, bir ben, bir de gönül baki olsun yeterdi.
Gönüldü mimar, mühendis, biraz da aşık. Gönül yapan cennette bir köşk yapmış gibiydi yıkılsa Kâbe’yi yıkan. Her zerremizde Allah vardı; o da kendisini en özel olan gönülde saklardı. Gönüldü insana hükmeden, pusulası olup rotasını gösteren. Kararırsa insanı kötüleştiren, aydınlanırsa yumuşak yapan. İyinin ve kötünün savaşı hep orada verilirdi. Muhasebesi beyinde, terazisi vicdanda kurulsa da son kaşe orada vurulurdu. Merhametli, adaletli, saygılı, güzel huylu ya da yaramaz, kötü, habis sıfatları onun durumuna göre verilirdi. Mimarı oydu insan hayatının ve onun kurmak istediği düzenin mühendisiydi. Peki aşığı nasıl oluyordu? Aşıktı Yaradanına. Görmek istemese de, duymak istemese de, yaşamak istemese de insan gayreti o yöneydi hep. İster yedisinde ister yetmişinde dönecekti kıblesine. Arasa da bir insan da aşkı, yetmeyecekti; hep arayacaktı maneviyatı çünkü biliyordu ki maddi olan sadece doyuracaktı karnını. Suretlerde aradığını siretinde bulacaktı. Vaktin sınırlı, manasız, çabuk olduğu dünyada iken bir zamanların delice sevdasını arayacaktı. Aşkını, yar olma arzusunu tekrar ve tekrar yaşamak isteyecek, derdinden inleyecek fakat hiç şikayet etmeyecekti. Yanacaktı, yanacaktı, bir “ah” sesi ile canına can katacaktı.
Hatırlayacaktı Kalu Bela’yı ve neye evet dediğini yaşayarak görecekti. Ömrünün sonunda Âdem libasından ayrılan insanoğlu, kâmil insan olmanın yollarında verdiği mücadele ile birlikte emanetini teslim etmiş olacaktı. Kesretten vahdete doğru uçan ruhların yolculuğunun bir olmanın mutluluğu ile yaşanması temennisiyle.
















