Odalar dolusu kahve kokusu eşliğinde yazıma başlıyorum. Her kelimeye, her duyguya, her sese arkadaşlık eden kahvenin de bir adı olsun artık, değil mi? Onun için de methiyeler düzeli̇m, kalem oynatalım ya da uyandırdığı hissiyatı yazalım biraz da olmaz mı? Dedikten sonra aldığım bir yudumun verdiği keyif ile duygularımı dile getiriyorum. Bu küçük tohumlar nereden gelmişti? Hangi maceraları atlatıp bana kadar uzanmıştı öyküsü? Kimlerin elleri ya da hayat hikâyeleri eşlik etmişti ona? Ufacık bir tohumdan içecek hâline getirmeyi kim akıl etmişti? Binlerce soru, belki milyonlarca cevap derken Türk kültürü ve edebiyatında ‘nasıl yer edinmişti?’ sorusu ile yazımın iskeleti de belli olmuştu.
Kahvenin ufaktan da olsa dünya sahnesine çıkma serüveninden bahsedelim. Ana vatanı Etiyopya olan kahve, zamanla Yemen’de meyveden yapılmış bir içki olarak kullanılmıştır. Daha sonraki yüzyıllarda Mısır’a girmiş, oradan da Suriye, İran ve Türkiye’ye geçmiştir. 17. yüzyıl ortalarından itibaren de Avrupa’nın önemli şehirlerinde kahve içimine başlanmıştır. Zamanla Uzak Doğu ve Latin Amerika’dan gelen kahvenin daha ucuz olması sebebiyle hızla yayılma alanı yakalamıştır.
‘Kahve ve Edebiyat’ başlığını ise Şeyhülislâm Bostanzâde Mehmed Efendi ile birlikte atmak isterim. Çünkü kahve, klasik edebiyatta çeşitli mazmunlarla sevgili için kullanılmış; kokusu, fiziki özellikleri ile birlikte kahve düşkünlüğü şeklinde dizelerde yer almıştır. Bazen de sevgilinin aşk acısını azaltmak için zevk şurubu şeklinde ele alınmıştır. Bunun yanında sunumunun inceliği, kendine has pişirme teknikleri ile özenli bir şekilde süslü fincanlara konulması ile bir ‘Türk kahvesi’ havası estiğinden de bahsedilmiştir. Zamanla halk arasında yeni bir sosyal çevre meydana gelmiş ve burada kahve içilmesi sebebiyle kahvehaneler ortaya çıkmıştır. Böylece musiki meclisleri, tasavvuf sohbetleri, ilmî cemiyetler hep kahve çevresinde şekillenmeye başlamıştır. İşte burada verilen fetvalar neticesinde iki farklı grup belirmiştir. Şairlerin de eşlik ettiği kahvenin yararlarını, tutkusunu dile getirenler ile kahvehanelerin fitne yuvası olduğu düşüncesinden dolayı kahveyi kötüleyenlerin başlattığı bir tartışma ortaya çıkmıştır. Bu noktada benim ele almak istediğim kişi, 16. yüzyılın önemli şahsiyetlerinden olan Bostanzâde Mehmed Efendi’dir. Çünkü manzum yazılan bir fetvaya manzum bir şekilde cevap vererek ona edebî bir nitelik kazandırmıştır. O dönem için klasik edebiyatın en güçlü olduğu bir dönemde, hem de şairlik ekseri bulunan bir kişinin manzum fetva yazması olağan karşılansa da kıymeti su götürmezdir.
Hayat serüveni; müderrislik, kadılık, kazaskerlik gibi görevlerin ardından şeyhülislâm olmuş, ancak bu göreve sadece üç yıl devam edebilmiştir. Yaşadığı tartışmalardan dolayı görevinden el çektirilmiştir. Ancak daha sonra tekrar şeyhülislâmlık makamına getirilerek ölümüne kadar bu görevi sürdürmüştür. Osmanlı Devleti’nde azledildikten sonra ikinci defa şeyhülislâmlığa getirilen ilk kişi odur. Türkçe, Arapça ve Farsça şiirleri vardır.
Bu fetvâda Bostanzâde’nin meseleyi tüm boyutlarıyla ele aldığını, kesin bir dille kahveyi savunduğunu görmekteyiz. Metnin ilk kısmında İştipli vâiz Emin Efendi’nin kahve hakkında şüphelerini dile getirdiği 12 beyitlik soru kısmı bulunmaktadır. Kahvenin sarhoşluk verici olup olmadığı, soğuk ve kuru tabiatlı oluşu nedeniyle bedene zarar verip vermediği, elden ele dolaştırılarak içilmesinde bir sakınca bulunup bulunmadığı gibi hususlarda şüphelerini belirtmektedir.
Karşılık olarak ise kahvenin sarhoşluk verdiğini söylemenin akıl dışı olduğunu söyler. Bu şüphelerin doğru olmadığını, kahvenin bedene zararı bulunmadığını söyleyerek ‘kahvenin zararlı olduğu ne zaman görülmüştür?’ sorusu ile kahvenin yararlarını sıralamaya başlamıştır. Balgamı söktüğü, ağrıları dindirip kusmayı önlediği, baş ağrısını ve nefes darlığını giderdiği, kulağa iyi geldiği, göz kapağındaki sivilceleri iyileştirdiğinden bahsederek; bir de psikolojik olarak rahatlık sağladığı, akla açıklık verip gamı götürdüğünü belirtmiştir. Bunlarla birlikte kahvenin safâ verici özelliğine dikkat çeker. Kahvenin lezzetinin başka bir şeyle kıyaslanamayacağını belirtir. Kahvenin serbest bırakılmasının bu fetvâyla gerçekleştiği söylenebilir, diyebiliriz. Böylece kahve sevenleri ve kahvehâne severleri memnun eden bu fetvâda kahvenin sağlığa zararlı olmadığı vurgulanmıştır. Bu fetvâ, kahve hakkındaki olumsuz düşünceleri değiştirmiş olması bakımından kıymetlidir.
Buraya kadar yazdıklarımdan netice olarak her zaman derim ki klasik Türk edebiyatının millî karakterini görmekteyiz. En basitinden kahveye ve kahvenin toplum hayatına getirdiklerine kayıtsız kalmamışlar, sanatlarına yansıtmışlardır. Ve her zaman sarayın duvarları arasına sığdırılmaya çalışılsa da “ben hep hayatla birlikte yol almaktayım” demektedir.
Bir diğer önemli gördüğüm husus ise bir kahvenin bile farklı fikirlere yol açıp insanları gruplaştıracağını tarihten örnekler ile görmüş olmamdır. Neticede bir kahve içip üç günlük dünyanın tadına varmak varken “dini hassasiyetleri anlarım”; keyif verici olması hususunda topluma bilgi verilmelidir. Fakat birçok insan tarafından edebiyata yön verecek şekilde bunun ifade edilmesi, topluma hitap eden insanların ne kadar zor bir görev üstlendiğini de göstermektedir. Böylece “büyük başın derdi büyük olur” atasözü bana kendini bir kez daha hatırlatmış oldu.


















