Özlemini çektiği aşkı, tam yakalayacakken, kaybeden bir kadının hikayesi…
Gülbeyaz sevdiğinin adını, adının yanına Gülcemal olarak, bir ağacın kavuğuna yazdı; “Yazgıları bir olsun” diye dokuduğu kilimlere isimlerinin baş harflerini gizlice nakşeyledi. Hayalleri hep Gülcemal’e dairdi ama, ne yazık ki bedenen ayrı, gözleri gönülleri birbirlerinde saklı kaldı… Çünkü sevginin ve aşkın ilelebet bir yerde konakladığı görülmüş duyulmuş bir şey değildi. Zamana ve şartlara göre çoğunlukla yönünü değiştirebilirdi. Gülbeyaz’ın kaderi ayrılık rüzgarları ile üfül üfül esiyordu. İlk önce Gülbeyaz’ı, Gülcemal’den ayırıp dayısının oğluna verdiler.
Dayı oğlunu sevmek istiyor, kendini zorluyor, ama bir türlü sevemiyordu, sadece rol yapan iyi bir oyuncuydu o… Dini nikahı kıyılalı yaklaşık iki seneyi geçmişti. Gülbeyaz artık yüklü bir kadındı. İnsan kendi kendini iyileştirmekte ustalaştıkça, diğer insanlar tarafından ona verilen hasarlardan iyileşebilirdi. “Cemal’i unutmalıyım, Hasan’ı sevmeliyim, çocuğumun babasını.” Her gün kendine eşiyle ilgili telkinlerde bulundu. Sevdiğinden ümidini böylece kesti. Yavaş yavaş eşine ısınmaya başladı. İnatlaşmaya gerek yoktu. Onu seveni oda sevecekti. Başka çaresi yoktu. Bu hayat hırla gürle yaşanmazdı, yaşansa da bir anlamı olmazdı.
Gülcemal herkesle haber gönderiyormuş; “onun kızlığı bana nasip olmadı amma, inşallah dulluğu bana nasip olur” diye. Kader ağlarını ağzımızdan dökülen cümlelerle kuruyor olabilirdi. Karnı büyüdükçe, yavrusunun sıcaklığı onu sardıkça, eşine olan sevgisi de kat be kat arttı. O günden sonra kucağına çocuğunu almak en büyük hayaliydi. Eşi ve kızıyla mutluydu. Hasan’a aşkla şevkle sarıldı.
Evliliğinin sekizinci yılıydı, eşi düğünlerde halaycı başıydı, mükemmel oyunlar oynardı, az da olsa para kazanırdı. Oynadığı halaylarla herkesin dilindeydi, kendine göre ünlü biriydi. En son gittiği düğünün sabahı aniden rahatsızlandı, Gülbeyaz ne yapacağını bilemeden “yetişin komşular” diye bağırdı. Gerisini hatırlamıyordu. Kaderine ağlarken herkese diyordu ki; “Oynadığı oyunların büyüsüne kapıldı ve bizi bırakıp gitti. Ben onu sevmekten kaçmadım, sevgisini kabullendim ama, o benim gibi masum bir kadını çalgılı çengili alemlere girip altüst etti.” “Nazardan öldü” diyorlar onun için. Ansız şansız uzun yaşamaktansa, ün bırakarak kısa yaşamayı yeğledi. Mükemmel oyunlar oynayan düğüncü başı genç adam öldü.
Ağla sızla neye yarar. Yaşam tüm hızıyla devam ediyor. Kızını büyütmek için tarla bağ bahçe işlerine kendini verdi. Kızıyla devam ettirmek istediği yaşamında mutluydu. Dul bir kadına küçük yerlerde rahat yoktu.
O zamanlar kıtlık zamanları, poşet diye bir şey yok, elbiseler yamalı, üç eteklerin üstüne yiyecek koymak için peştamalına ekmek peynir Allah ne verdiyse bağlanır tarlaya öyle gidilirdi. Tarlada kuytu, serin bir köşede, azığını açtığı sırada Gülbeyaz, dört tane adamın ona doğru geldiğini gördü. Gelişlerinden niyetlerinin kötü olduğu besbelliydi. Allah’a yalvarmaya ve kendini nasıl kurtaracağının hesabını yapmaya başladı. Çakısı aklına geldi, aniden ona Tanrı tarafından güç kuvvet geldi. Deli gibi saldırmaya tuhaf hareketler yapmaya başladı. Bir mucize oldu sanki, az bir hasarla ona tam olarak ilişemeden, onlarla alt üst oldu ama, hacet kapıları duasına karşılık o gün ilk defa onun için açıldı.
O günden sonra yüreği yerinden çıkacak gibi oldu. Bu olay köyde büyük yankı uyandırdı. Evinden dışarı çıkamaz oldu. Artık bu köyde çocuğuyla yaşama barınma hakkı elinden alınmıştı. Ağabeyi at sırtında sıcağın alnında onu almaya geldi. Baba evinde yaşama tutunmaya çalışan Gülbeyaz’ın birçok talibi çıktı. Gülcemal eşinin üstüne onu kuma almak istedi. Kadere bakın ki, çok geçmeden Gülcemal’in de genç yaşta ölüm haberi duyuldu. Sonunda Hacı ağa diye bilinen bekar bir adama Gülbeyaz’ı münasip gördüler.
Kızı o devrin istenmeyeniydi. Kızından ayrılmanın utancı, vicdan azabı hiçbir zaman içinden çıkmasa da rolünü her zaman iyi oynaması gerekiyordu. Her dakika gizli bir utanç içinde, belki başkalarına göre çok saçma sapan bir neden ama, dul bir kadın olarak bekar biriyle evlendiği ve kızını bırakmak zorunda kaldığı için kıvranıyordu. “Bu benim için neden bu kadar zor?” diye kendine sorular soruyordu. Kendini öne çıkarma eyleminin yanlış hissettirmesi sonucu altta yatan bir güvensizlik duygusu vardı. Kendini her ne kadar aciz gösterse de, Hacı ağadan olan çocukları akıllı ve uyanık çocuklardı. Annelerini saf bir kadın olarak nitelendirirlerdi ve gereksiz yere dul bir kadın olarak gelmenin ezikliğini yaşadığını söylerlerdi. Sanki Gülbeyaz insanları rahatsız ediyormuş gibi hep alttan alarak yaşardı. Hacı ağanın yanında yer alma hakkını kazanmamış gibi. Vara yoğa dayak yemesi de bu içsel utancın sonucu olabilirdi.
Sıcak kavurucu bir yaz günü, çoluk çocuk hep birlikte, sabah namazından sonra köyden uzak bir tarlaya ekinleri biçmeye gittiler. Gülbeyaz kendini iyi hissetmediği için yavaş çalışıyordu. Eşi herkesin gözü önünde ona aniden pata küt vurmaya, küfürler savurmaya başladı. O gün nedense Gülbeyaz’ın yediği dayaklar her zamankinden daha çok ağrına gitti. İlk defa eşine karşı geldi, işi bıraktı ve herkesten uzakta kuytu bir köşede ikindi serininde uyudu kaldı. Gülbeyaz’ın köye geri gittiğini zanneden Hacı ağa, akşam çoluğu çocuğu tarladan topladı eve geldi. Gülbeyaz evde yoktu. Kıyametler koptu, yorgun argın tüm köyü aradılar ama Gülbeyaz yer yarılmış yerin içine girmiş gibi hiçbir yerde yoktu.
O gün şiddetli yağan yağmurun etkisiyle evlerin kapıları daha kuvvetli kapandı. Tüm kapılar kapanırken, şiddetli yağan yağmurla Gülbeyaz dağda tek başına gözlerini açtı. Korku içinde ürperdi, içtenlikle Allah’a yönelmekten başka çaresi yoktu. O’ndan af diledi, yardım talep etti, O’na yalvarmaya, bildiği tüm duaları okumaya çalıştı. Okudu, okudu, okudu; gökyüzünde ona hacet kapıları sonuna kadar birden ikinci kez açıldı. (Allah katında duaların kabul olması ve manevi rahmet kapılarının açılması.)
Gülbeyaz kimsenin anlayamayacağı metafizik olaylar yaşadı o gece. Şiddetli yağan yağmur durdu, sanki ay pırıl pırıl, onun üzerinde, onu aydınlatmaya başladı. Korkudan orağını eline aldı, sabahın ilk ışıklarına kadar tarlayı biçmeye başladı. Kötü şeyleri düşünmemek için hiç durmadan kendini çalışmaya verdi. Güneşin o pırıl pırıl el değmemiş ilk ışıklarıyla bedeni yorgun düştü. Üstü başı ıslak bir halde güneşin ısıtıcılığına kendini teslim etti.
Gülbayaz’ı bulamamanın çaresizliği içinde sabah tarlaya gelen ailesi onu yarı baygın bir şekilde yatar vaziyette bulunca çok sevindi. Tüm sözler tükenmişti. Diyecek bir şey yoktu. Tarlanın yarısından fazlası biçilmiş olduğu için kimse ses çıkarmadı.
Yaşama dair tüm bedelleri ödemiş bir kadın olarak, maddi bedeninin bir önemi kalmadığını hissediyordu, Allah’tan ölümünü talep etmeye niyetlendi. Çünkü onunla hikayesi birlikte yazılan tüm sevdikleri erkenden ölmüş, çok sevdiği kızından ayrı düşmüştü. Yaşam ona heyecan vermiyor, yavan ve sıradan geliyordu.
Sessizlik içinde ölüm haberi bir anda köyde yayıldı. Aileden sayılmayan ilk çocuğunun içinde anasının canı giderken acıyla bir düğüm çözüldü. Tüm aile üyeleri Gülbeyaz’ın saflığında, uyanık kalmaya dikkat kesilmiş gibiydiler. Her şey yolunda, sorun yok.. Yaşamın iyi ve kötü taraflarını kabulle geçen bir ömür, gök kapılarının, dua ile açıldığına inanılan tam bir teslimiyet.
Öldüğünde yüzü yorgun, bakışları umutsuzdu. Azrail’i serseri sandı, o nedenle canını almaya geldiği vakit can havliyle kapıyı sürgülemeye çalıştı. Özlemini çektiği hayatı, tam yakalayacakken, kaybeden bir kadının hikayesi, ölümün derin sularında nihayet son buldu. Ölümün derin sularına sırlandı. Sevgisini uykusunda büyütüp olgunlaştıran, içten bir güvenle kaynaştırmayla, rahat değil ama, huzurlu yaşamayı deneyen Gülbeyaz. Ruhunu teslim ettiğinde sanki, kısa ömrünü uzun yaşayan çocuklarına bağışlayarak gitmek isteyen biri gibi gözleri açıktı…
















