İnsanlık tarihi boyunca sevgi ve güven kavramları, bireysel hayatın olduğu kadar toplumsal düzenin de temel taşları olarak görülmüştür. İnsan, aklı sayesinde düşünür, hesap yapar ve karar verir; ancak çoğu zaman hangi yöne yürüyeceğini belirleyen şey gönlünün bağlandığı değerlerdir. Bu nedenle insan davranışlarını yalnızca akıl ile açıklamak yetersiz kalır. İnsan, akıl, duygu ve vicdanın birlikte şekillendirdiği bir varlıktır. Bu üç unsur arasındaki denge bozulduğunda hem bireysel huzur hem de toplumsal güven zedelenir. Sevda ile güven arasındaki ilişki tam da bu noktada ortaya çıkar. Sevgi, güvenin kaynağı; güven ise sevginin insandaki görünür hâlidir.
İlk bakışta akıl, insan hayatının yöneticisi gibi görünür. İnsan, günlük yaşamında kararlarını çoğu zaman mantık çerçevesinde verdiğini düşünür. Ancak insanın yöneldiği şeylere dikkat edildiğinde, aklın çoğu zaman gönlün isteklerini meşrulaştırdığı görülür. İnsan sevdiği bir kişi için fedakârlık yapabilir, sevdiği bir dava uğruna zorluklara katlanabilir, sevdiği bir değer uğruna risk alabilir. Bu durum, aklın tamamen bağımsız bir güç olmadığını, çoğu zaman sevginin etkisi altında çalıştığını gösterir. Dolayısıyla insanı anlamak için yalnızca düşüncelerine değil, neyi sevdiğine de bakmak gerekir. Çünkü insan, en çok sevdiği şeye doğru yürür.
Güven duygusu da insanın iç dünyasında ortaya çıkan derin bir histir. Bir insanın yanında kendimizi rahat hissetmemiz, ona sırlarımızı açabilmemiz, zor zamanlarda ondan destek bekleyebilmemiz güvenin göstergeleridir. Bu güven çoğu zaman uzun bir sevgi sürecinin sonucunda oluşur. İnsan, kendisini değerli hissettiren kişiye bağlanır; bağlandıkça güven duyar. Bu nedenle sevgi ile güven birbirinden kopuk iki duygu değildir. Sevgi, güveni besleyen toprak gibidir; güven ise bu toprağın üzerinde büyüyen ağaçtır. Sevgi olmadan güvenin kalıcı olması zordur; güven olmadan da sevgi sürekli bir kaygı hâline dönüşür.
İnsan yalnızca biyolojik bir varlık değildir. Dışarıdan bakıldığında etten ve kemikten oluşan bir beden görülür; fakat insanı insan yapan asıl yapı akıl, duygu ve vicdanın birleşimidir. Çocuk dünyaya geldiğinde önce çevresini anlamaya çalışır. Zamanla düşünme becerileri gelişir, ardından duygusal bağlar kurmaya başlar ve nihayet doğru ile yanlışı ayırt etmeye yarayan vicdanı şekillenir. Bu gelişim süreci, insanın iç dünyasının aşamalı olarak inşa edildiğini gösterir. Sağlıklı bir kişilik için bu unsurların dengeli biçimde gelişmesi gerekir.
Aklın diğer unsurların önüne geçtiği durumlarda insan daha hesapçı ve soğuk bir yapıya dönüşebilir. Böyle bir kişi olayları hızlı çözebilir, insanları kolay okuyabilir; fakat empati eksikliği sebebiyle çevresindekileri incitebilir. Duygu ve vicdandan kopan akıl, insanı başarıya götürse bile huzura götürmeyebilir. Tarihte büyük zekâya sahip olduğu hâlde insanlara zarar veren birçok kişi bulunması, aklın tek başına yeterli olmadığını gösterir. Çünkü akıl yön verir, fakat yönün doğru olup olmadığını belirleyen vicdandır.
Buna karşılık vicdanın akıldan çok daha güçlü olduğu durumlarda da farklı sorunlar ortaya çıkar. Merhametli, iyi niyetli ve yardımsever insanlar, yeterince sorgulamadıklarında kolayca aldatılabilirler. İnsanların sözlerine çabuk inanmak, herkesi kendisi gibi sanmak ve sınır koyamamak, vicdanın akıl tarafından dengelenmediği durumlarda görülen zayıflıklardır. Bu nedenle insanın yalnızca iyi kalpli olması yeterli değildir; aynı zamanda doğruyu ayırt edebilecek bir muhakeme gücüne de sahip olması gerekir. Gerçek olgunluk, akıl ile vicdanın birbirini tamamlamasıdır.
Bu dengenin merkezinde ise sevgi yer alır. Sevgi, insanın iç dünyasını bir arada tutan en güçlü bağlardan biridir. İnsan sevdiğinde daha sabırlı olur, daha merhametli davranır, karşısındaki kişinin varlığını önemser. Sevgi, ben merkezli bakışı zayıflatır ve insanı başkasının dünyasına yaklaştırır. Güven de tam bu yakınlık ortamında doğar. Kendimizi anlaşılmış, korunmuş ve değerli hissettiğimiz yerde güven oluşur. Bu nedenle güven, yalnızca bir bilgi değil, aynı zamanda bir hissediş biçimidir.
Ancak sevginin yöneldiği kişinin niteliği son derece önemlidir. İnsan yanlış kişilere bağlandığında, güven de yanlış yere kurulmuş olur. Bireysel ilişkilerde bu durum hayal kırıklığı, ihanet ve psikolojik yıkım olarak ortaya çıkabilir. Fakat mesele yalnızca bireysel değildir. Toplumlar da bazen sevgi, hayranlık veya bağlılık duygusuyla bazı kişilere veya gruplara büyük bir güven duyabilirler. Eğer bu güven hak edilmeyen bir yere verilirse, sonuç yalnızca birkaç kişinin zarar görmesi olmaz; geniş kitleler etkilenir, kurumlar sarsılır ve toplumsal düzen yara alır. Bu yüzden güven, duygusal olduğu kadar ahlaki bir sorumluluktur.
Günümüzde insanların güven krizleri yaşamasının önemli sebeplerinden biri, sevgi ile çıkarın birbirine karıştırılmasıdır. İnsanlar bazen sevilmek değil, kullanılmak ister hâle gelir; bazen de karşısındakini gerçekten tanımadan ona bağlanır. Oysa kalıcı güven, zamanla oluşur. İnsanın sözleri ile davranışlarının uyumlu olması, zor zamanlarda da aynı karakteri göstermesi, menfaat karşısında değişmemesi gerekir. Sevgi, kör bir teslimiyet değil; akıl ve vicdanla birlikte yürüyen bir bağlılık olduğunda güvene dönüşür.
Tasavvuf geleneği de sevgi ile güven arasındaki bu derin ilişkiye dikkat çeker. Sufi düşüncede insanın kalbi, hakikatin tecelli ettiği yerdir. Kalp temizlendikçe insanın sevgisi olgunlaşır; sevgisi olgunlaştıkça korkuları azalır ve güven duygusu artar. Hakiki sevgi, insanı yalnızca bir kişiye değil, iyiliğe, doğruluğa ve merhamete bağlar. Böyle bir sevgi, insanın hem kendisiyle hem de çevresiyle barış içinde yaşamasını sağlar. Çünkü güvenin en sağlam temeli, çıkar değil, hakikattir.
Sonuç olarak sevda ile güven arasında ayrılmaz bir ilişki vardır. İnsan, sevdiği kişide güven arar; güvendiği kişiye daha çok bağlanır. Fakat bu bağın sağlıklı olabilmesi için akıl, duygu ve vicdan arasında denge kurulmalıdır. Akıl sevgiyi yönlendirmeli, vicdan sevgiyi temiz tutmalı, sevgi de güveni beslemelidir. Yanlış kişilere duyulan sevgi nasıl bireyi yıkabiliyorsa, yanlış yerlere yönelen toplumsal güven de toplumları zayıflatabilir. Bu nedenle insanın en önemli görevi, neyi ve kimi sevdiğini sorgulamaktır. Çünkü insanın kaderi çoğu zaman aklının hesaplarından değil, gönlünün bağlandığı yerden şekillenir.
Saygılarımla…
















