İnsanlık, tarih boyunca bilgiye ulaşmak, medeniyet kurmak ve birlikte yaşamanın yollarını geliştirmek için büyük mücadeleler vermiştir. Bilim ilerlemiş, teknoloji insan hayatının hemen her alanına girmiş, iletişim imkânları tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar artmıştır. Dünyanın bir ucundaki insanla diğer ucundaki insan birkaç saniye içerisinde iletişim kurabilmektedir. Buna rağmen çağımızın en büyük çelişkilerinden biri ortaya çıkmıştır: Bilgiye ulaşmak kolaylaşırken insanın hakikate ulaşması zorlaşmıştır.
Bugünün cehaleti artık yalnızca okuma yazma bilmemek değildir. Asıl cehalet; bildiğini sorgulamamak, gördüğünü anlamaya çalışmamak, kendinden başkasının varlığını önemsememek ve sahip olduğu imkânları yalnızca kendi çıkarı için kullanmaktır. İnsan çok şey biliyor olabilir; fakat vicdanını, adalet duygusunu ve toplumsal sorumluluğunu kaybetmişse sahip olduğu bilgi onu gerçekten âlim yapmaz. Çünkü insanı insan yapan yalnızca zihninin bilgisi değil, o bilgiyi hangi ahlakla kullandığıdır.
Geçmiş toplumlarda insan, kendisini yalnızca birey olarak değil, ait olduğu ailenin, mahallenin, köyün, şehrin ve toplumun bir parçası olarak görürdü. “Ben” kadar “biz” de önemliydi. İnsan, komşusunun derdini kendi derdi sayar; büyüğüne saygı, küçüğüne merhamet göstermeyi bir sorumluluk kabul ederdi. Bir insanın kazancı yalnızca kendi refahı olarak görülmez, çevresine ne kattığı da önemsenirdi.
Bugün ise giderek toplum anlayışından birey anlayışına, hatta kimi zaman bireycilikten bencilliğe doğru bir dönüşüm yaşanmaktadır.
İnsanların önemli bir kısmı hayatını “Ben ne kazanacağım?”, “Bana ne faydası var?”, “Ben neden fedakârlık yapayım?” soruları üzerinden değerlendirmeye başlamıştır. Başkasının iyiliği için bir şey yapmak, karşılığında hiçbir menfaat beklememek ve gerektiğinde kendi rahatından vazgeçmek giderek unutulan davranışlar hâline gelmektedir.
Oysa toplum, yalnızca aynı coğrafyada yaşayan insanların toplamı değildir. Toplum, insanların birbirleri için yaptıkları fedakârlıkların, taşıdıkları sorumlulukların ve birbirlerine duydukları güvenin meydana getirdiği bir bütündür.
“Ben” çoğaldıkça “biz” küçülür. “Biz” küçüldükçe toplumun ruhu zayıflar.
Çağımızın en acı gerçeklerinden biri de fedakârlığın değer kaybetmesidir. Bir insan ailesi, dostları, çalışma arkadaşları veya toplumu için emek verdiğinde artık çoğu zaman bunun karşılığını görmek yerine “neden bu kadar uğraşıyor?” sorusuyla karşılaşabilmektedir.
Daha da kötüsü, fedakârlık yapan kişi zaman zaman saf, kullanılmaya müsait veya “salak” olarak görülmektedir.
Çünkü çıkar ilişkilerinin hâkim olduğu bir anlayışta karşılıksız iyilik anlaşılması zor bir davranış hâline gelir. İnsanlar, karşılığında bir şey beklemeden yapılan iyiliği anlamakta zorlanır. Bir insanın sırf doğru olduğu için doğruyu yapabileceğine, sırf sevdiği için emek verebileceğine, sırf vicdanı elvermediği için başkasının hakkını yemeyeceğine inanmak güçleşir.
Böyle bir ortamda dürüst insan yorulur. Çünkü dürüst insan çoğu zaman kısa yolu tercih etmez. Hakkını almak için başkasının hakkını çiğnemez. Bir işi yapmak için arkasında birilerinin olmasını beklemez. Emeğiyle ilerlemek ister.
Fakat toplum, emeğin karşılığını vermekten vazgeçtiğinde dürüstlük bir erdem olmaktan çıkıp kişinin üzerinde taşıdığı bir yüke dönüşmeye başlar.
Bir toplumun en temel adalet ölçülerinden biri, emeğin karşılığının verilmesidir. İnsan çalışmalı, üretmeli ve yeteneği doğrultusunda hak ettiği yere gelebilmelidir.
Ancak günümüzde kimi zaman çalışan ile çalışmayan, üreten ile tüketen, işini bilen ile bilmeyen arasındaki fark giderek belirsizleşmektedir.
Bir insan yıllarca eğitim alır, kendisini geliştirir, gecesini gündüzüne katar, işini hakkıyla yapar. Başka biri ise yalnızca doğru insanlarla iyi ilişkiler kurarak, kendisini olduğundan farklı göstererek veya çıkar ilişkileri geliştirerek onun önüne geçebilir.
İşte burada toplumun adalet duygusu yara almaya başlar. Çünkü emeğin değersizleştiği yerde insanın çalışma isteği de zamanla kaybolur. İnsan, “Ne kadar çalışırsam çalışayım, nasıl olsa hak eden değil, kendisini pazarlayabilen kazanacak.” düşüncesine kapılırsa üretkenlik azalır, güven yok olur ve toplumun geleceğine olan inanç zayıflar.
Bir toplumun yönetim mekanizmasında en önemli ilkelerden biri liyakattir. Liyakat; bir insanın makamı, sahip olduğu yetenek, bilgisi, tecrübesi ve sorumluluğu taşıma kapasitesi bakımından hak etmesi anlamına gelir.
Fakat liyakatin yerine başka ölçütler geçtiğinde yalnızca bir kişinin hakkı yenmez; bütün toplum zarar görür.
Çünkü bir işi en iyi yapacak kişinin yerine, o işi yapabilecek en uygun insan değil de en iyi ilişki kuran, en fazla kendisini gösteren veya en fazla destek bulan kişi getirildiğinde, başarısızlığın bedelini yalnızca o makamı hak eden kişi ödemez. Toplum öder.
Liyakatsiz yönetim; kaynakların yanlış kullanılmasına, insanların motivasyonunu kaybetmesine, kurumlara duyulan güvenin azalmasına ve adalet duygusunun zedelenmesine neden olur.
Daha tehlikelisi ise şudur: İnsanlar zamanla liyakatin işe yaramadığına inanmaya başlarsa, kendilerini geliştirmek yerine doğru kişileri tanımaya çalışırlar.
Böylece toplumda başarı kültürünün yerini ilişki kültürü almaya başlar.
Belki de çağımızın en büyük ahlaki problemlerinden biri, insanların oldukları kişi ile görünmek istedikleri kişi arasındaki mesafenin giderek büyümesidir.
Dürüst insan neyse odur. Sözü ile davranışı arasında büyük bir fark bulunmaz. Fakat iki yüzlü insan, karşısındaki kişiye göre farklı bir yüz gösterebilir. Güçlüye başka, güçsüze başka; makam sahibine başka, sıradan insana başka davranabilir. Ne yazık ki bazı ortamlarda bu davranış biçimi zekâ olarak değerlendirilmektedir.
İşini sessizce yapan, yıllarca zahmet çeken ve kimseye yaranmaya çalışmayan insanın emeği görünmezken; güzel konuşan, kendisini öne çıkaran, gerektiğinde insanlara göre şekil değiştiren kişinin daha fazla değer görmesi toplumun ahlaki terazisinin bozulduğunu gösterir.
Oysa bir insanın gerçek değeri, güç karşısında nasıl eğildiğiyle değil, güç eline geçtiğinde nasıl davrandığıyla anlaşılmalıdır.
Bugün çevremizde yaşanan birçok probleme karşı “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” anlayışı giderek yaygınlaşmaktadır.
Bir başkasının hakkı yeniyorsa, “Beni ilgilendirmez.”
Bir başkasına haksızlık yapılıyorsa, “Kendi problemi.”
Bir insan zor durumdaysa, “Benim de yeterince derdim var.”
Bir kurumda yanlışlık varsa, “Ben mi düzelteceğim?”
Bu düşünce ilk bakışta kişiye bir rahatlık sağlayabilir. Fakat toplum, insanların birbirlerinin sorunlarına tamamen kayıtsız kalmasıyla ayakta duramaz.
Çünkü bugün başkasının hakkının yenmesine sessiz kalan insan, yarın kendi hakkı yenildiğinde yanında kimseyi bulamayabilir.
Toplumun temelini oluşturan şey yalnızca yasalar değildir. Vicdan, güven, dayanışma ve ortak sorumluluk duygusu da en az hukuk kadar önemlidir.
Belki de bugün yeniden düşünmemiz gereken en önemli mesele şudur:
Biz neyi kaybettik?
Saygıyı mı, merhameti mi, vefayı mı, dürüstlüğü mü, dayanışmayı mı, yoksa bütün bunların üzerinde duran “insan olma” idealini mi?
Bir zamanlar bir büyüğün duasını almak, komşunun kapısını çalmak, ihtiyaç sahibine yardım etmek, verilen sözü tutmak, yapılan iyiliği unutmayıp vefalı olmak önemli değerlerdi.
Bugün ise başarı çoğu zaman ne kadar kazandığımızla, ne kadar tanındığımızla veya ne kadar güçlü olduğumuzla ölçülüyor.
Oysa insanın gerçek zenginliği sahip oldukları değil, sahip olduklarını başkalarıyla paylaşabilecek kadar gönlü geniş olup olmadığıdır.
Çağımızın en büyük sorunu belki de cehaletten ziyade, bilgi ile ahlak arasındaki bağın kopmasıdır.
İnsan daha çok bilgiye sahip olabilir fakat daha az vicdanlı olabilir. Daha fazla iletişim kurabilir fakat daha yalnız yaşayabilir. Daha fazla imkâna sahip olabilir fakat daha az paylaşabilir. Daha fazla özgürlük isteyebilir fakat başkasının hakkına karşı daha duyarsız hâle gelebilir.
Bu nedenle toplumun yeniden inşa edilmesi yalnızca teknolojik gelişmelerle veya ekonomik büyümeyle mümkün değildir.
İhtiyacımız olan şey, yeniden “biz” diyebilmektir.
Fedakârlık yapan insanı küçümsememek, emeği korumak, liyakati savunmak, dürüstlüğü ödüllendirmek, iki yüzlülüğü başarı olarak görmemek ve başkasının acısını kendi hayatımızdan tamamen bağımsız kabul etmemek zorundayız.
Çünkü toplum, yalnızca güçlülerin değil; birbirine güvenen insanların eseridir.
Bir toplumda herkes yalnızca kendisini düşünürse, sonunda hiç kimse güvende değildir.
Herkes yalnızca kazanmayı düşünürse, kaybedilen şey insanlık olur.
Emeğin değil, çıkarın ödüllendirildiği yerde adalet ölür.
Liyakatin değil, ilişkilerin belirleyici olduğu yerde güven ölür.
Fedakârlığın aptallık sayıldığı yerde dayanışma ölür.
Dürüstlüğün saflık kabul edildiği yerde ahlak ölür.
Ve bütün bunların sonunda geriye yalnızca kalabalıklar içinde yaşayan, fakat birbirine yabancılaşmış insanlar kalır.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
“Ben bu toplumdan ne alacağım?” değil, “Ben bu topluma ne bırakacağım?”
Çünkü insanı gerçekten değerli yapan, hayattan ne kopardığı değil; hayata, insanlara ve kendisinden sonra gelecek nesillere ne kattığıdır.
Toplum yeniden ayağa kalkacaksa önce insanın içindeki “ben” biraz susmalı, “biz” yeniden konuşmaya başlamalıdır.
Zira medeniyet, insanların birbirlerinden daha fazla şey almalarıyla değil; birbirleri için daha fazla şey yapmalarıyla kurulur.


















