Son zamanlarda beni en çok düşündüren sorulardan biri şu: Yapay zeka hayatımızı kolaylaştırırken, biz insanoğlunun hangi becerilerinin yavaş yavaş hayatımızdan çekilmesine aracılık ediyor? Sorun çözme yeteneğimiz mi? Etkili düşünme ve yazma becerimiz mi? Birbiriyle bağlantılı, karmaşık meselelerle baş edebilme kapasitemiz mi? Sabırla araştırmak, yanılmak, yeniden denemek, kendi cevabımızı bulmak…
Belki de çağımızın en büyük yanılgılarından biri şu: Hayatımız kolaylaştıkça daha iyi yaşayacağımızı düşündük. Oysa kolaylık her zaman gelişim anlamına gelmiyor. Bir tuşa basıyoruz, bilgi geliyor. Bir uygulama açıyoruz, yemek geliyor. Birkaç saniye içinde başka bir insanın hayatına bakabiliyoruz. Yapay zeka bir metni yazıyor, bir soruyu yanıtlıyor, bir problemi çözüyor. Sıkıldığımızda bir video, yalnız hissettiğimizde bir ekran, yorulduğumuzda hızlı bir yiyecek çıkıyor karşımıza. Hayatımızdan beklemek giderek çıkıyor. Ve belki de bunun bedelini henüz tam olarak anlamıyoruz. Çünkü insan yalnızca yaptıklarıyla değil, yapmadığı halde kapasitesini koruduğu şeylerle de insan. Beklemek, merak etmek, bir şeyin cevabını hemen bulamamak, sessizlikte kalmak, bir kitabın ortasında sıkılmak ama okumaya devam etmek, bir insanı gerçekten dinlemek, bir yemeğin tadını fark etmek… Bunların hiçbiri artık hayatın zorunlu parçaları değil. Tam tersine, sistem bize sürekli daha hızlısını öneriyor.
Beynimiz ise bu dünyanın hızında evrilmedi. Hala ödülü, yeniliği, kolay ulaşılabilir enerjiyi ve hızlı geri bildirimi önemseyen biyolojik bir sistemiz. Bugün yalnızca çevremizdeki uyaranların sayısı değişmedi; uyaranlara ulaşma biçimimiz değişti. Bir zamanlar yiyecek arıyorduk. Şimdi yiyecek bizi buluyor. Bir zamanlar bilgi arıyorduk. Şimdi bilgi bizi buluyor. Bir zamanlar insanlarla ilişki kuruyorduk. Şimdi insanların görüntüleri hayatımıza akıyor. Bu fark küçük görünebilir. Oysa davranışlarımız açısından oldukça büyük. Çünkü sürekli erişilebilir olan şey, zamanla seçtiğimiz şey olmaktan çıkıp alıştığımız şeye dönüşebiliyor.
Beslenmede bunun karşılığını çok net görüyoruz. Sorun yalnızca ne yediğimiz değil; hangi tatlara, hangi hızda ve hangi koşullarda alıştığımız. Bugün yiyecek yalnızca açlığımızı gidermek için karşımıza çıkmıyor. Bazen sıkıntımıza, yorgunluğumuza, stresimize, yalnızlığımıza da eşlik ediyor. Bir yiyeceği gerçekten aç olduğumuz için mi istiyoruz, yoksa beynimiz belirli bir tatla belirli bir duyguyu eşleştirdiği için mi? Beslenme farkındalığı belki de tam burada başlıyor: Ne yediğimizi bilmekten önce, neden yediğimizi fark etmekte. Çünkü beden, önüne gelen her şeyi yalnızca enerji olarak işlemiyor. Bağırsaklarımız, mikrobiyotamız, metabolizmamız, bağışıklık sistemimiz ve beynimiz sürekli iletişim halinde. Yediğimiz gıdaların çeşitliliği, yaşam biçimimiz, uyku düzenimiz, stresimiz ve hareket düzeyimiz bu büyük biyolojik ağın parçaları. Fakat artık yalnızca yiyeceklerle beslenmiyoruz. Bilgiyle, görüntüyle, sesle, bildirimle, reklamla ve hızla da besleniyoruz.
Belki de bir süre sonra asıl sorun ne tükettiğimizden çok, tüketmeden durup duramadığımız olacak. Bir ekranı kapattığımızda elimiz telefona gidiyorsa, sessizlik birkaç dakika içinde rahatsız ediyorsa, yemek yerken mutlaka başka bir şey izleme ihtiyacı duyuyorsak, burada yalnızca bir “alışkanlıktan” söz etmiyoruz. Çevremizin davranışlarımız üzerindeki gücünü de konuşmamız gerekiyor. İnsan beyni tekrar eden davranışları otomatikleştirmeye yatkın. Bu, bizi tembel yapan bir kusur değil; enerji tasarrufu sağlayan biyolojik bir özellik. Fakat aynı mekanizma bizi kolay olana da bağlayabilir. Bu nedenle kendimizi değiştirmek her zaman daha güçlü bir irade göstermek anlamına gelmiyor. Bazen çevremizi yeniden tasarlamak gerekiyor.
Yapay zeka da bu dönüşümün en güçlü örneklerinden biri. Bir hesabı makineye yaptırmak, bir metni yazdırmak ya da bilgiye daha hızlı ulaşmak başlı başına bir sorun değil. Sorun, zihinsel çabayı hayatımızdan o kadar fazla çıkarmak ki bir süre sonra düşünmenin kendisini gereksiz bulmaya başlamamız. Çünkü bazı beceriler yalnızca sahip olduğumuz için değil, kullandığımız için canlı kalıyor. Sorun çözmek, yazmak, hatırlamak, araştırmak, yanılmak, başka bir fikri dinlemek, karmaşık bir mesele karşısında hemen cevaba ulaşmadan biraz daha düşünmek…
Duygularımız da bu hızdan payını alıyor. Bir savaş görüntüsüyle bir reklam arasında birkaç saniye var artık. Bir ölüm haberinden lüks bir tatil görüntüsüne, bir çocuğun acısından bir ürün tanıtımına geçiyoruz. İnsan zihni yoğun uyaranlara uyum sağlayabilen bir sistem. Sürekli maruz kalmak, bazı şeyleri sıradanlaştırabiliyor. Belki de bugün insanın en büyük kaybı duygularını tamamen yitirmek değil; her şeye aynı anda maruz kalırken hiçbir şeye yeterince derinlemesine temas edememek. Bu yüzden kendimizi korumak dünyadan kaçmak değil. Teknolojiyi reddetmek de değil. Asıl mesele, hayatımızın kumandasını fark etmeden elimizden bırakmamak. Ne zaman yiyeceğimize ekran karar vermesin. Ne düşüneceğimize algoritma karar vermesin. Ne hissedeceğimize sürekli değişen gündem karar vermesin. Ne kadar uyuyacağımızı iş ve bildirimler belirlemesin. Çünkü bedenimiz değişen çevreye uyum sağlayabilir. Beynimiz de. Ama insan olmanın bazı tarafları yalnızca biyolojik özellikler değil; kullanıldıkça canlı kalan insani kapasiteler. Merak, sabır, dikkat, empati, hayal kurmak, dinlemek, beklemek, bir şeyi anlamak için zaman ayırmak ve belki en önemlisi, kendi seçimimizin farkında olmak.
Dünyayı değiştiremeyebiliriz. Teknolojinin hızını da durduramayız. Fakat onun bizi hangi yönde değiştireceğine tamamen teslim olmak zorunda değiliz. Belki önümüzdeki yılların asıl sorusu teknoloji ne kadar gelişecek değil: Teknoloji bu kadar gelişirken, biz hangi tarafımızı geliştirmeyi unutacağız?
Değişen dünyanın içinde, farkındalığımızı kaybetmeden kendimizi, bedenimizi ve insanlığımızı koruyabildiğimiz sağlıklı günlere…

















