Bugün günlerden sessizlik, hepimiz çok sessiziz. İçinde bulunduğumuz dünya ise, son günlerde hiç olmadığı kadar gürültülü. Bir taraf feryat ediyor, kurtuluş bekliyor; içlerinde teslimiyetin ve rıza makamının en derin sükûnetiyle. Bir taraf, evladının boğazından bugün bir lokma geçecek mi diye etrafına bakan masum gözlerin çaresizliğiyle sınanıyor. Bir taraf, her şeyi görmesine rağmen dünya oyununa ve hırsına hiçbir şey yokmuş gibi devam ediyor. Bir taraf ise cebindeki son parasını, “Allah rızası için” diyerek bir mahzun gönülle paylaşıyor.
Bütün bu karmaşa, bizim için devasa, fakat Yaratıcı katında küçücük olan dünya sahnesinde yaşanıyor. Hâlbuki İslam irfan geleneğinde ne denir? “İnsan küçük kâinattır.” İnsan, koca bir evreni içinde taşıyan bir öz, Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. O hâlde şu soru, zihnimizin tam orta yerine düşüyor: İnsan, içinde koca bir evren taşıyorsa, yaratılmışların en şereflisi (eşref-i mahlûkat) olarak neden bu denli çaresiz ve aciz kalıyor?
İslam alimlerinin ve mutasavvıfların eserlerinde sıkça vurguladığı o sarsıcı hakikat şudur: İnsan, dünya hayatında aslında uykudadır. Hazreti Ali’nin (r.a.) hikmetli sözünde belirttiği gibi; “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.” Bilincinin üzerine inen gaflet perdesini yırtmadıkça, insan hakikati ve kendini bilmeden, bir rüya içinde yaşamaya devam eder. Yıllardır okuduğumuz, duyduğumuz ama bugün idrak etmeye başladığımız o hakikat şudur: “Kendini bilen, Rabbini bilir.” (Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu). Bu, sadece psikolojik bir öğüt değil; yaratılanlar üzerinden Yaratıcı’ya uzanan ilahi bir çağrıdır.
Peki, insan kendine döndüğünde ne bulmalı? İşte burada “nefs” kavramı devreye girer. Nefs, insanın içindeki o dizginlenmesi gereken arzular bütünüdür. İslam alimleri nefsi; insanın iradesini dünyevi heveslere, şehvete ve kibre doğru çeken, şeytani fısıltılara zemin hazırlayan bir yapı olarak tarif ederler. Nefs, dışarıdan gelen bir düşman değil; insanın bizzat kendi içindeki, kendisiyle yiyip içen, adeta gölgesi gibi onu takip eden bir imtihan vesilesidir.
Nefs ile Mücadele: Düşmanlık mı, Islah mı?
Nefs, insanın manevi yolculuğunda bir düşman olarak görülse de, aslında o bir “potansiyeldir.” Nefsi yok etmek değil, onu terbiye etmek (nefs-i mutmainne seviyesine çıkarmak) esastır. İnsan, nefsine uyduğunda şeytanın sözünü dinlemiş olur. Şeytanın görevi vesvese vermektir; fakat nefs o vesveseye “evet” demezse, şeytanın gücü yoktur. Bizler, dünya rüyasında rüyayı gerçek sanan, huzuru ve mutluluğu geçici dünyalıkta arayan kimseleriz. Nefsimiz ve şeytan, bizi günahlarla, boş meşguliyetlerle ve bitmek bilmeyen arzularla kuşatmış; asıl varoluş gayemizi unutmamıza neden olmuştur.
Nefsi bir “duman” gibi belirsiz sanmak hatadır; o, çok somut arzularla, öfkeyle ve gururla hareket eden, insanın akıl süzgecini bulandıran bir kuvvettir. Ona düşmanlık etmek, kendimize zarar vermek değildir; aksine onu İslami ölçülerle (şeriat ve hakikat dengesiyle) terbiye edip, ruhumuzun atı yaparak Allah’a doğru yol almaktır. Şeytanın nefs üzerinden fısıldadığı o zehirli telkinlere karşı, ancak “zikir” ve “tefekkür” kalkanıyla durabiliriz.
Kendini bilmek; Allah’ın kudretini ve kendi acizliğini bilmektir. “Nefsini bilen Rabbini bilir” sırrı, insanı kibrin karanlığından, tevazuun aydınlığına taşır. Nefsini tanıyan, onun tuzaklarını fark eden kişi, uykudan uyanmaya başlamıştır. Bu, bir aciliyet meselesidir. Çünkü ömür, hızla tükenen bir sermayedir.
Bugün yaşadığımız o yorgunluk, o daralma, aslında kalbimizin bu dar dünyaya sığmayışının bir işaretidir. Kalp, ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur. (Rad, 28). Bizi bize bırakmayan, her an tecellisiyle kuşatan Rabbimiz, bizi dünyalık rüyalardan uyandırmak için imtihanlar gönderir. Bu imtihanlar, bizim “Ben” dediğimiz o kibrimizi kırıp, yerini O’nun rızasına bırakmak içindir.
Ey yolcu! Rüya bittiğinde geriye sadece senin, Rabbine olan bağlılığın kalacak. Nefsinin fısıltılarına “Hayır” dediğin her an, ebedi aleme açılan bir kapıdır. Nefs, İslam terbiyesinde, Allah için yaşanacak bir hayata “dost” ve “yoldaş” yapılmak üzere verilmiş bir emanettir. Onu şeriatın ölçüsüyle dizginlemek, şeytanın oyununu bozmaktır.
Rabbimiz, şükürsüz dillerimizi şükre, zikirsiz kalplerimizi zikre alıştırsın. Bizi kendisinden bir an bile gafil bırakmasın. Bizim zannımız, O’nun sonsuz merhameti üzerinedir; zira O, kulu hangi zannı üzereyse, ona öyle muamele eder. Bizim dileğimiz; nefsimizi bilerek, Rabbimizin rızasına ulaştıran o kutlu yolda yürümektir.
Ey Rabbim, kurtuluş bekleyenlere kurtuluş nasip eyle ve bizleri onlara yapacağın her yardımda hizmetkar eyle. Bugünü bütün mazlumlar için kurtuluş günü eyle.
Amin!
Selam ve dua ile kalınız…


















